İstanbul da çocuk olmanın hep dezavantajlarından bahsettik daha önce, bu
büyük şehirde yeteri kadar oyunlarını oynayamadıkları yaşıtlarıyla bir arada
olamadıklarını anlattık durduk. Fakat diğer şehirlerde yaşayan yaşıtlarına göre
onların en büyük avantajlarından biri İstanbul da onlar için durmaksızın
düzenlenen etkinlikler ,sergiler ,müzeleri göz ardı etmemek gerek.
Hemen hemen her hafta oturdukları semtlere
yakın yerlerde düzenlenen etkinliklere katılma imkanı bulan çocuklar diğer
yaşıtlarına göre bir adım daha önde oluyor
ve geliştirme imkanı buluyorlar kendilerini sosyal ve kültürel açıdan.
Şöyle bir bakalım istedik bu ay var olan çocuk etkinliklerine ;
Akbank Sanat’ta, Mayıs ayında merkezin klasikleşen etkinliklerinin yanı
sıra, 14 Mart-17 Mayıs 2012 tarihleri arasında sergilenecek “Aftermath
/Hesaplaşma” adlı sergi paralelinde Pace Çocuk Sanat Merkezi tarafından
çocuklar için Çağdaş Sanat Programı ve Ezo Sunal Çocuk Atölyesi
gerçekleştirilecek.
Sarkis
Su İçinde Suluboya Atölyesi
Çocuklar Çağdaş Sanat
Atölyesi’nde, eğitmen gözetiminde Sarkis’in su içinde suluboya tekniğini
öğrenip çalışacaklar.
Tarih: 5 ve 26 Mayıs
2012 Cumartesi
Saat: 11.30-12.30
Yaş Grubu: 6-12 yaş
Bilet Fiyatı : 5 TL
Pace
Çocuk Sanat – Oyuncak Heykel Atölyesi
Hiç “heykelle oynanmaz”
demeyin. Artık heykeller de hayatımızın bir parçası ve hatta oyuncak da
olabiliyorlar.
Tarih: 5 ve 26 Mayıs 2012 Cumartesi
Saat: 16.00-17.30
Yaş Grubu: 7-14 yaş
Bilet Fiyatı : 5 TL
Pace
Çocuk Sanat - Çocuklar İçin Çağdaş Sanat
Programı – Hesaplaşma Sergisi
Çocuklar Çağdaş Sanat
Atölyesi’nde mini bir tanışma ve ön çalışmanın ardından galeriye inip
“Hesaplaşma” isimli sergide yer alan eserleri gezerek keşfedecekler. Çocuklar
bu sergide Küratör Başak Şenova’nın davet ettiği, farklı ülkelerden, farklı yaklaşımlara
sahip sanatçıların aynı tema bağlamındaki işlerini görecekler. Çocuklara,
sanatın çok yönlülüğünü ve farklı yaklaşımlara açık olduğunu gösteren bu karma
sergi sonrasında ise çocuklar da aynı sanatçılar gibi bir çalışma yaparak
farklılıklarını ortaya koyacaklar.
Tarih: 12 Mayıs 2012
Cumartesi
Saat: 11.00-13.00
Yaş Grubu: 7-12
Bilet Fiyatı : 5 TL
Ezo
Sunal Çocuk Atölyesi
Orff Yaklaşımı’na
dayalı olarak yapılacak atölye çalışmasında, en temel caz ritmi olan swing,
beden perküsyonu, tekerlemeler ve oyunlarla çocuklara tanıtılacak.
Bu hafta projemiz için sahaya
indik. İndik derken kısaca şöyle anlatalım; önce röportaj sorularımızı
hazırladık, nereye gideceğimizi belirledik, ekipmanları topladık... Daha
gitmeden “acaba nasıl olur, istediğimiz verileri alabilir miyiz?” diye sorup düşünsek
de, röportajlar umduğumuzdan daha iyi oldu.
Gelelim neler yaptığımıza.
Biz martılarla ilgili hazırladığımız sorularımızı, Kumkapı da ki balıkçılara
sorduk. Sorularımızı beğenen balıkçılar da oldu, “ne zaman balıkla ilgili soru
sorucan kızım” diye bizi çokça güldüren
balıkçılar da J Balıkçıların martılar hakkında ki bilgi birikimini ve
gerek onlarla yaşadıkları anılarını notlarımız arasına almış olduk.
Bizi güldüren olaylardan biri
de… 50 yıldır balıkçılık yapan balıkçı amca, röportajımızın ilk sorusunu uzunca
düşününce (İstanbul için bir simge tanımlamanızı istersek, bu sizin için ne
olur?) ve cevap bulamayınca da“ kızım ben sabah balık çorbası içerim akşamda
balık ızgara, balık işte benim hayatım.” diye yanıtladı ve bizi unutup o an
tezgâha yaklaşan turistlere “taze balık taze tazee” diye seslenince, amcanın
yanında çalışan 35 yıldır balıkçılık yapan başka bir balıkçı “onu boş verin ben
yardımcı olayım” deyince onunla devam ettik.
Röportajımızın ilk balıkçısı Türkeş Sümbül / 35 yıldır balıkçı
İstanbul için bir simge
tanımlamanızı istersek, bu sizin için ne olur?
En güzel simge Sultan Ahmet Camisi,
yedi tepe üstüne kurulmuş bir şehir… ( burada biraz baskı yapıyoruz hayvan
olarak ne olur diye sorunca da istediğimiz cevabı hemen alıyoruz balıkçımızdan)
Martı olabilir bence..
Balık pazarında martı
yoğunluğu hakkında bize bilgi verebilir misiniz?
Balık olan yerde tabi ki martı olur,
hele sabahları erkenden ben tezgâh yapıyorum martılar balıklara saldırıyor. Aç
hayvan mecbur saldıracak.
Martı yoğunluğu sizi nasıl
etkiliyor?
Burada müşterilerin ve bizim de dahil
olmak üzere, üzerimize pisliyor, turistlerin üzerlerine pisliyorlar. Bakın
balık halinin üstüne…
Türkeş Sümbül / 35 yıldır balıkçı
İşinize engel oluyor mu
martılar?
Hayır olmuyorlar. Ben seviyorum
onları, bazen besliyorum da. Atık balık oluyor hani akşamdan atılacak olan
balığı sabaha bırakıyoruz çünkü gece onlar yok piyasa da, sabah erken ben
döküyorum onları buraya yiyorlar martılar da.
Martılar ile ilgili sizi
etkilemiş bir olay var mı?
Var, bundan işte 4 sene önce bir tane
martı sanırım bu denize gidipte oltayla balık tutan insanlar var, o yemi yutmuş
gırtlağında kanca, geldi buraya indi biz de oturuyoruz burada, ama kaçmıyor
hiç, ilk defa ilginç bir olay tuttum onu oysaki martıyı yakalayamazsınız, belki
de yanımıza bizzat geldi tuttum kancayı çıkardım ondan sonra martı uçtu gitti,
onu hiç unutmuyorum.
Martıların gözlemlediğiniz özellikleri neler?
Ben balıkçı olarak ne zaman gördüysem
onlar sürekli balık yiyorlar, yemeyiz demiyorlar çünkü çok çabuk acıkıyorlar
ben öyle görüyorum. Gece piyasadan çekiliyorlar ama gündüz tekrar gelirler.
Martılar konusunda yapılmış bir proje
duydunuz mu?
-
Yok, daha önce duymadım, konu hakkında
ilk defa sizden duydum.
İstanbul denilince martılarla ilgili ilk
gelen yerler nelerdir?
Deniz kenarları… Ben 35 yıldır
buradayım, Kumkapı – Adalar, bir de balık hali burada olduğu için atık balıklar
oluyor, şuan martı yok ama kışın gökyüzü balık halinin üstü martılarla dolu
bembeyaz uçuyorlar burada. Balık atıklarını yiyorlar. Yani çöpçü gibi balık
atıklarını temizliyorlar.
Martılar size neyi çağrıştırıyor?
Valla böyle güzel bir ses tonu var,
insana huzur veriyor… Ben bazen giderim deniz kenarına sırf onları dinlemek
için, martıların sesini duyunca böyle bir değişik oluyor sanki huzur veriyor…
Bazı Martılar şanslıydı..
Röportaj esnasında balıkçı amcalardan biri yola balık atınca, martılar birbiriyle yarıştılar..
Diğer röportajların genel
analizini yaptığımız da şöyle özetleyebiliriz;
balıkçıların
İstanbul simgeleri; İstanbul Boğazı, lüferi ve minarelerini söylediler,
biz de bu cevapların
doğrultusunda onlara İstanbul’un
simgesi olarak bir hayvan tanımlar mısınız?
Diye yönelttiğimizde hemen hemen hepsinin ilk cevabı martı oldu.
Balıkçıların
çoğu martıların türleri hakkında bilgi sahibi olmadıklarını söylediler.
Fakat
bir balıkçı, bembeyaz olan martıların en güçlüsü olduğunu belirtti.
Martıların zararlarının olmadığını ama
hepsinin ortak sorunu,
dışkılarının çok asitli olmasından dolayı arabalara
zarar vermesinden bahsettiler.
Balıkçıların hepsi martıların Ocak – Şubat
aylarında yoğunluk gösterdiklerini söylediler.
Yaralı martılar için veteriner
çağırdıklarını, gerekli yardımları onlardan istediklerini belirttiler.
Günümüzü
özetleyen en güzel cümle balıkçı Şaban Çetin’den geldi
“Martılar şüphesiz
balıkçı dostudur.”
Bizim ve balıkçılar için eğlenceli bol kahkahalı bir gündü…
Yardımlarından dolayı Türkeş
Sümbül, Şaban Çetin ve Erdoğan Gün’e teşekkürler ediyoruz…
Galatasaray'daki ArkeoPera dükkanına ikinci ziyaretimizde ArkeoPera'nın en yetkili kişisi Sema Başgelen ile İstanbul'daki arkeoloji meraklılarının ve öğrencilerin hangi konulara meraklı olduğu ve en çok hangi tarihi meselelerin dikkat çektiği üzerine kısa bir söyleşi gerçekleştirdik. Sema Hanım'ın belirttiği üzere Marmaray kazıları ile ortaya çıkan Neolitik Dönem'den kalma ( M.Ö 8000-5000/Cilalı Taş Devri) kalıntılar ile beraber, İstanbul'un en eski varoluşu ile ilgili birçok araştırma yapılmış , bilimsel tartışmalar vuku bulmuş ve bunların üzerine birçok kitap ve makale yayınlanmış. Marmaray kazısı ile ortaya çıkan arkaik limanın tabanında tespit edilen Neolitik buluntular birbirinden farklı birçok hikayeyi içeriyor. "Çamur içinde binlerce yıldır korunan bu eserler, kent tarihine sağladıkları olağanüstü derinlik kadar, dünya arkeolojisinde ilk kez tespit edilebilen veriler içerdikleri için de büyük önem taşıyorlar"(NTV Tarih Sayı 27). İşte tam olarak "dünya arkeolojisinde ilk kez tespit edilebilen veriler içeren" her çeşit arkeolojik ve tarihsel araştırmanın, temel taşlarından birisi olmasını önereceğimiz, tarihsel açıdan nispeten yeni bir arkeolojik yaklaşımının tanımlamalarına girişi buradan hareketle yapabiliriz.
Arkeolojik Yaklaşımların Kavramsallaştırılması
Dünyada ve özellikle Kıta Avrupa geleneği akademiye “Interpretive Archeologhy” adlı bir kavram sokmuş olmalarına rağmen, Türkiye birçok kaynakla beraber hala metodolojisini sadece buluntuların nasıl çıkarıldığını, nasıl tespit edildiğini ve nasıl müzeye getirildiğini tarihsel bir süreç içerisinde salt bir gözlemci edimiyle kalarak sürdürmektedir. Johnsen ve Olsen’e göre mevcut durumdaki arkeolojik araştırmaların ve buluntuların bireysel yorumsamalara maruz bırakılmadan felsefi tavrından soyutlanması demek, arkeolojinin daha teleolojik ve daha geleceğe tekabül edici, dolayısıyla daha avantajlı özelliğinden soyutlanması anlamına gelmektedir (Johnsen & Olsen 1992: s.419). Amerikalı arkeolog Ian Hodder’ın “contextual archeologhy” adını verdiği felsefi olarak kavramsallaştırılması gereken arkeolojik terimleri savunduğu tezi yine Türk arkeoloji anlayışıyla karşılaştırıldığında, benimsenmemiş ve arkeoloji terimlerinin hala evrensel yasalar olarak tekrarlandığı bir kanonun içinde bulunulduğu gözlemlenecektir (Kosso 1991: s. 621) . Shanks&Tilley’e göre yorumsayan arkeolojinin en önemli noktalarından biri, mevcut politik ve sosyal duruma teorik birikimle beraber göndermeler yapmaktır (Shanks&Tilley 1992: s. 108). Fransız sosyolog Bourdieu hermenötik (yorumsamacı) yaklaşımları "güncelleştirici gönderimler" olarak kavramsallaştırmıştır. Bourdieu'ye göre, bu gönderimler tarihle paralel ilişkide bulunmayan aykırı yorumlamalar olarak görülse bile aslında bu düşünceleri pozitif yönde geliştirirler. Tarihsel bilgiyi tıpkı bir fizik yasası gibi kavramak, gerçekleri söyleme savından kesin bir biçimde yoksun kalmak demektir(Bourdieu 2006: s.464-465). Hatta Bourdieu güncele tekabül etmeyen tarihsel prototiplerin yaygın kullanımlarının bilimsel açıdan tehlikeli ve inandırıcı hale geldikten sonra, hakikatin yerini alacağını (ki Bourdieu bu fikri geliştirirken Gadamer'in "Verite et Methode" (Hakikat ve Yöntem) isimli eserinden yola çıkar. Eser, yorumsamacılığın keşfedildiği eser olup, tarihselciliğe derin eleştirileri içinde barındırır*) ve Bourdieu'cu doxosophe'ların (doxa; yoruma dayanmayan salt bilimin mühendisliği ile elde edilen bilgiye denir. Kavram, M.Ö 800'lerde Aristoteles tarafından keşfedilmiş olsa da Bourdieu'da bu kavram daha eleştirel bağlamda ele alınır. Bourdieu, doxa'ları sadece ezberleyerek, güncele ve ideolojik oluşlara yeni yorumlar getirmeyen akademik kurumlara ve kişilere doxosophe der**) manipulatif kullanımlarına uygun hale geleceğine dair karamsar bir görüş ortaya atarak yorumsanmayan tarihsel bilginin tehlikelerini akademik alana duyurur. Kısaca, felsefi ve kuramsal görüşleri arkeolojik disiplinlerle bağdaştırmak 70'lerden sonraki momentin oldukça revaçta bir yönemlimi olarak gözlemlenebilir.
Peki Ya Türkiye’deki Yaklaşım ?
Ülkemizdeki arkeolojik bilimler ve tarihsel kalıntılar üzerine pozitif gözlemler İstanbul’daki eski yaşayışları sadece birer hikayeye indirgemektedir. Üstelik bu yaklaşımlardaki milliyetçi yaklaşım arkeoloji bilimine de sıçramış olup arkeolojik nosyonların aynı zamanda karşılaştırma ve yorumlama niteliğinden de mahrum bırakmaktadır. Felsefi kavramsallaştırmaya tutulmaksızın bir arkeolojik değerin geleceği ve mevcut tarihe fayda sağlaması zordur. Bu düşünce Baram & Caroll’a göre Türk arkeolojisinin Osmanlı’nın milliyetçi peyzajına sadık kalınmasının tarihsel tüm çalışmaları etkilediğini açıktır(Baram&Caroll 2002: s.15). “Yorumsayan arkeoloji” kavramının kökü İngilizce “yorumsamak/hermenötik” kökünden gelmektedir. Özetle, bir metni kişisel görüş içeren noktalarını gerek felsefe (Heidegger, H.G Gadamer), gerekse psikanaliz kullanarak ortaya çıkarma (Derrida, Merleau-Ponty) ve bu noktaları evrensel ve mantıksal olarak doğru kabul mevcut bilgiden ayrımlamak olarak özetlenebilir. Bu düşünce sistemini ilk olarak felsefi metinlerde kullanan William Dilthey olmuş ve bu yöntembilim daha sonradan arkeoloji dahil birçok disipline yerleşmiştir (Moran 2000: s.248-286) . Yorumsayan arkeoloji de pozitif arkeolojinin daha güncel ve kavramsal yaklaşımlar yapmasını bekler.
Kaynakça
NTV Tarih Sayı 27. İstanbul: NTV Yayınları, n.d. Print.
Johnsen, H., & Olsen, B. (n.d.).American Antiquity- Hermeneutics and Archaeology: On the Philosophy of Contextual Archaeology. N.p.: Society for American Archaeology.Vol. 57, No. 3 (Jul., 1992), pp. 419
Kosso, P. (n.d.).American Antiquity- Method in Archaeology: Middle-Range Theory as Hermeneutics. N.p.: Society for American Archaeology. Vol. 56, No. 4 (Oct., 1991), pp. 621-627
Shanks, M., & Tilley, C. Y. (1992). Re-constructing archaeology: theory and practice (Second ed., p. 108). N.p.: Routledge.
Bourdieu, P. (2006). Sanatın Kuralları (Second ed., pp. 464-465). (Necmettin K. Sevil, Trans.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
*: y.n
**: y.n
Baram, U., & Caroll, L. (2002). A Historical Archaeology of the Ottoman Empire Breaking New Ground (p. 15). N.p.: Kluwer Publishing.
Moran, D. (2000). Introduction to Phenomenology (pp. 248-286). Canada: Routledge.
Arasta çarşının, Mısır Çarşısı ve Kapalı Çarşı’dan farkı tenha ve kendi halinde olmasıdır. Arasta Çarşısı Derneği’nin Başkanı da bu tenhalıktan oldukça dertli. Hatta yeterince Arasta Çarşısın reklamının yapılmadığı açıklamasını yaptı. belki bu tenhalığın sebebi çarşı konumunun göz önünde bir yerde olmamasıdır. Çarşı içerisinde karşılıklı olarak 80 dükkan var. Küçük ama oldukça şirin… Esnafla muhabbet ediyoruz biraz, onlarda aynı konudan muzdarip. Tanıtılmıyoruz kelimesiyle karşı karşıya geliyoruz. Biz, yutkunarak elimizden geleni yapacağız diyoruz. Ancak insan tarihi değerine sahip çıkmıyorsa üzerine düşeni yapmıyor demektir.
Aslında Röportaj yaparken amacımız bir kaç kişiyle konuşmaktı...Lakin ilk konuştuğumuz kişi gerçekten çok tatlı yağız,delikanlı bir Anadolu çocuğuydu.Ve çok hoşumuza gitti ve uzun uzun sohbet ettik.Bu sadece bir kısmı.Silip düzelttiğimiz...Nedense adını bizde kalmasını istedi ve çalıştığı yerin adını vermedi.Bizde saygı duyduk...Ama size röportaj yaptığımız insanının bir kaç kişisel özelliğini vermekte sıkıntı olacağını düşünmüyorum... Sivaslıymış,20 yaşında ve evli, bir tane kızı var, 20 yaşında olmasına rağmen ruhu 50 yaşında,hayat o kadar sillesini vurmuş,Gaziosmanpaşa'da oturmaktadır.Kiralardan çok yakındığını söylemek isterim.Geçim sıkıntısı çok dile getirdi.Tahmin edemeyeceğimiz kadar kibardı,anlayışlıydı.Okuduğumuz için bize imrendiğini hemen anlamıştık,ilk başlarda kendisi okumadığı için biraz sıkıldı yanımızda olmaktan ama sonra heyecanı geçti ve susmak bilmedi...Bizle röportaj yapan o yağız delikanlıya çok teşekkür ederiz.Bizi kırmadı...o bizden biz ondan bir şeyler öğrendik...Aslında röportajı ciddileştirmek istemeden yazmak isterdik olduğu gibi ama maalesef bu mümkün değil.
Tekrar sana teşekkürlerimizi arz ediyoruz...
Kaç yıldır garsonluk
işini yapıyorsunuz?
5 yıldır.
Kaç senedir burada çalışmaktasınız?
2 yıldır
Çalıştığınız restorandın
kaç tane şubesi var? İstanbul’un hangi semtlerinde?
İki tane şubemiz bulunmaktadır. Biri Beyoğlu’nda diğeri ise
Alkent’te.
Peki sizce neden çalıştığınız restoran Beyoğlu’nda
yer açmıştır?
Burada olmasının nedeni aslında çok bence… Tarihi olması,
çok işlek bir cadde olması, farklı insanların olması. Dolayısıyla yabancılar
geleneğimiz olan yemekleri tatmak istiyorlar. Bizde onlara bu imkânı veriyoruz.
Hem iş yeri açısından hem de kişisel olarak birçok yarar sağladığını
söyleyebilirim. Bazı müşterilerimiz bize önerilerde bulunuyorlar özellikle
yabancılar bizde onlara göre lokantada bazı değişiklikler yaptık. Onların
isteklerine kulak verdik. Tatbikî yemeklerimizden ödün vermedik ama dekorasyon
olarak birçok değişiklikler yaptık özümü kaybetmeden. Kişisel olarak ta değişik
kültür tanıdık, dilimizi geliştirdik, yeni diller öğrendik bir nevi çalışanlar
ve patronlar dâhil olmak üzere ufkumuzu genişlettik.
Beyoğlu’nun tarihini
biliyor musunuz? Ve neden Beyoğlu’n da çalışıyorsunuz
Aslında pek bir bilgim yok. Sadece eskiden kimlerin olduğunu
biliyorum; Bizanslılardan Osmanlıya geçmiş sonrada cumhuriyet dönemi diye bir
bilgim var. Beyoğlu özellikle seçmedim işim buradaydı bende buraya geldim.
Bu zamana kadar hangi
semtlerde çalıştınız?
Beyoğlu, Bakırköy, Şişli ve Mecidiyeköy semtlerinde
çalıştım.
Çalıştığınız
semtlerin eski adlarını ve ya tarihçelerini biliyor musunuz?
Hayır. Daha deminde söylediğim gibi sadece Beyoğlu hakkında
kulaktan dolma bir bilgim var.
Sizce Çalıştığınız
yerin geçmişteki adını ve tarihini öğrenmemek bir eksiklik mi?
Aslında evet şuan bir eksikliğini hissettim (gülerek).Ama
geçim derdi o kadar aklımızı almış ki ne tarih ne de başka bir şey umurumuzda.
Size Beyoğlu’yla ilgili
kısa bir bilgi vermemizi ister misiniz?
Buyrun…
Beyoğlu ,ilk önceleri bir
diplomasi merkezi olarak gelişmiş, fakat daha sonraları yabancı ticaretinin,
ekonomik kontrolünün artması ve burada yoğunlaşması sonucu İstanbul'un ticaret
merkezi durumuna dönüşmüştür. Ticaretin yanı sıra eğlence, kültür
kuruluşlarının da burada yer alması ve konumu, bütün İstanbul'un odak noktası
olmasını sağlamıştır.
Beyoğlu adinin ortaya çıkışına ilişkin çeşitli rivayetler
vardır. Bunlardan birisine göre; Beyoğlu adi, Fatih Sultan Mehmed zamanında
Pontus prenslerinden Aleksios Komnenos’un İslamiyet’i kabul ederek burada
oturmasından kaynaklanır. İkincisine göre ise; burada oturan Pontus prensi değil,
Kanuni zamanındaki Venedik elçisi Andre Giritti’nin oglu Luigi Giritti’dir.
Türkler’in “Bey Oğlu” diye andıkları bu adam, elçinin bir Rum kadınla
evlenmesinden dünyaya gelmiştir. Oturduğu konak da Taksim yakınında bir
yerdedir. Diğer birine göre ise; Kanuni Sultan Süleyman döneminde burada oturan
Venedik elçisine yazışmalarda Beyoğlu dendiği için bu semt de Beyoğlu adını almıştır.
Pera adi, 1925’de resmi yazışmalardan çıkarıldıktan sonra gittikçe unutulur
hale gelmiş, Buna karşılık Beyoğlu adi güç kazanıp bölge anlamında da yaygınlaşmıştır.
Biraz uzun oldu aklımda tutabilir miyim bilmiyorum ama sağ olun (gülerek)...
Bize yardımcı olduğunuz için çok teşekkür ederiz iyi günler...
Biraz gülelim :) Siyasi görüşünüz ne olursa olsun Akp hükümeti daha başımızda olursa adlar böyle değişecek gibi... Hemen kızmayın okuyun,küçük bir gülümseme bile bizim için yeterli!
İstanbul’da yaşayan kağıt toplayıcıların yaşamlarını ve sorunlarını
daha iyi anlayabilmek ve onlar hakkında
daha gerçekçi bilgilere ulaşmak amacıyla, Geri Dönüşüm İşçileri Derneği başkanı Ali Mendillioğlu ile bir
röportaj gerçekleştirdik. İstanbul’daki kağıt toplayıcılara
dair sorduğumuz soruları ve Mendillioğlu tarafından verilen cevapları röportajın içeriğinde bulabilir ve Mendillioğlu'nun kendisini tanıttığı kısa videoyu izleyebilirsiniz.
Proje
Grubu: Dernek kurma fikri nasıl ortaya çıktı ve derneğin kuruluş amacı nedir?
Ali
Mendillioğlu:
Belediyeler 2004 yılında
atık toplama işini lisanslı şirketlere vermeye
başladı ve böylece çöp alanında özelleştirmeye gidildi. Çöp alanında özelleştirmenin başlamasıyla biz kağıt
toplayıcıların sorunları da artmaya başladı. İstanbul başta olmak
üzere şehirlerdeki belediyeler arabalarımızı toplamaya, depolarımızı yakmaya ve arkadaşlarımızı darp etmeye başladı. Biz de bu sorunlara karşı duruş
geliştirebilmek ve örgütsel olarak hareket
edebilmek amacıyla derneği kurmaya karar verdik.
P.G: Geri Dönüşüm İşçileri Derneği’nin İstanbul dışında da şubeleri mevcut mu? A.M: Merkezi İstanbul olan Geri
Dönüşüm İşçileri Derneği’nin Ankara, Adana ve Antalya’da da şubeleri mevcuttur.
P.G: Derneğin üye sayısı
kaçtır? A.M:
Son bilgilere göre Antalya’da 178 kişi, Ankara’da 600 kişi
ve Adana’da da 300
kişi derneğimize üyedir. İstanbul’daki şubemizde ise 40 üyemiz bulunmaktadır.
P.G:İstanbul’daki üye sayısının
diğer şehirlere göre daha
az olmasının sebebi nedir?
A.M: İstanbul gibi büyük
bir şehrin her bölgesinde faaliyet gösterecek ve şube açacak maddi durumumuz ve gücümüz
ne yazık ki
yok. Şimdilik sadece Tarlabaşı bölgesinde faaliyet göstermekteyiz ve bu bölgede kağıt toplayanları üye yapmaktayız. Ancak yakında İstanbul’un farklı noktalarında da şubeler açıp, üye sayımızı çoğaltmayı amaçlıyoruz.
P.G: Derneğin faaliyetleri nelerdir?
A.M: Lisanslı şirketler ve belediyelerle
yaşanılan problemlere karşı örgütlü hareket edilmesi için uğraşıyoruz ve bu konuda arkadaşlarımıza hukuki destek sağlıyoruz. Bunun dışında da dönem dönem kağıt
toplayıcılara yardım faaliyetleri düzenliyoruz. Dernek olarak Cevatpaşa bölgesinde iki
kere ücretsiz giysi pazarı kurduk. Mağazalardan topladığımız giysileri, bu pazarda ücretsiz olarak ihtiyacı
olan kağıtçı arkadaşlarımıza dağıttık. Yine Tarlaşabaşı’nda bir aş evi kurduk. Haftada bir kez kağıt toplayıcı arkadaşlarımıza buradan yemek dağıtıyoruz.
P.G: Derneğin sponsoru var mı? Faaliyetlerin
maddi boyutu kim/kimler tarafından sağlanıyor?
A.M:Hayır, derneğimizin bir sponsoru yok. Sadece
dernek üyelerinin bağışlarıyla faaliyetlerimizi sürdürüyoruz.
P.G:
Derneğin, üniversiteler ile ortak
çalışmaları oluyor mu? Bunlar Nelerdir?
A.M:
Evet zaman zaman oluyor. Bazen, Türkiye’nin
çeşitli üniversitelerinde sempozyumlara katılıyoruz. Bunun dışında bu alanda
araştırma yapan akademisyenlere ve sizin gibi öğrencilere dernek olarak gereken
yardımı sağlamaya çalışıyoruz.
P.G:Dernek, Avrupa Birliği fonlarından
yararlanıyor mu? A.M:Bizim bu konuyla ilgili ortak bir ilke
kararımız var. Hiçbir şekilde Avrupa Birliği fonlarından yararlanmıyoruz.
P.G:Bu kararınızın sebebini öğrenebilir
miyiz?
A.M: Avrupa Birliği ve fon gibi durumlar
bizim örgütsel mücadelemizle örtüşmüyor. Biz kendi ayaklarımızın üzerinde
durmaya çalışan bir derneğiz.
P.G:İstanbul’da kağıt toplama işini kimler
yapıyor?
A.M:Göç meselesi bu konuda çok belirleyici bir
faktör olmuştur. Şu an Bingöl, Urfa- Siverek ve Van bölgelerinden gelenler
İstanbul’da kağıt toplamada önemli bir yekun tutmaktadır. Bunun dışında Romanlar, evsizler, sokak
çocukları ve adli yükümlüler İstanbul’da kağıt toplama işini yapmaktadır.
P.G: İstanbul’da kağıt toplayıcıların sayısı
nedir? A.M: Bu rakamı net olarak bilmek mümkün
değil. Sadece Maltepe bölgesinde 6 bin kağıt toplayıcısı olduğunu düşünürsek, İstanbul
genelinde yüz binin üzerinde kağıt toplayıcısı olduğunu söyleyebiliriz.
P.G:
Diğer şehirlerle karşılaştırıldığında İstanbul’da
kağıt toplayıcısı olmak avantaj mıdır/ dezavantaj mıdır?
A.M:Bu durum bölgeden bölgeye
değişmektedir. Alışveriş ve eğlence merkezlerinin çok olduğu Taksim, Levent,
Maslak, Cihangir gibi bölgelerde çalışmak diğer şehirlerde çalışmaktan avantajlıdır
çünkü bu bölgelerden çok atık çıkar ve kağıtçılar buralardan iyi para kazanır. Ancak
Fatih’te çalışıyorsan çok da avantaj değildir. Kısacası semte göre avantaj ya
da dezavantaj durumu değişmektedir.
P.G: Peki, Her kağıt toplayıcısı istediği
bölgeye gidip çalışabilir mi?
A.M: Herkes istediği yerde kağıt toplayabilir.
Ancak kağıt toplayıcılar, yaşadığı semtin ve
kağıdı sattığı deponun etrafında
çalışırlar. Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi taşıdıkları
arabayla çok uzağa
gidemezler.
P.G:İstanbul’da bir kağıt toplayıcısının
günü nasıl geçmektedir ve gün sonunda ne kadar para kazanmaktadır?
A.M:
İstanbul’da kağıt toplayıcısı sabahın ilk ışıklarında kalkar ve işe
çıkar, gece yarısına kadar çalışır. Neredeyse günde 14- 15 saat çalışır ve 200-
250 kilo atık toplar. Topladıklarını depoya götürür, tarttırır ve parasını
alır. Gün sonunda ise yaklaşık 35- 40 TL gibi bir miktar eline geçer.
P.G:İstanbul’da yaşayan insanların kağıt
toplayıcılara bakışı hakkında neler düşünüyorsunuz?
A.M:İstanbul’da yaşayan insanların bir
kısmı kağıt toplayıcılarını potansiyel suçlu olarak görüyor ve kağıt
toplayıcılarından korkuyor. Ne yazık ki
bu durum hâlâ aşılamamış bir gerçek.
P.G: Peki şimdiye kadar kağıt
toplayıcılarına dair çekilen belgeseller hakkında neler düşünüyorsunuz?
(Kağıtçı ve Çöpte Dostoyevski Buldum)
A.M:Teknik ve görsellik açısından
belgeselleri iyi ya da kötü olarak değerlendiremem
ancak meseleyi anlatma
açısından Kağıtçı belgeselini iyi buluyorum. Çöpte Dostoyevski Buldum’a gelince içerik olarak problemli
olduğunu düşünüyorum. Kağıt toplama işinden,
sahafçılığa uzanan bir yaşam
öyküsünü anlatan belgeselde, kişisel başarı hikayesinin öne
çıkarılmasıyla
sorunun kendisinden ve gerçeklikten uzaklaşıldığını düşünüyorum. İnsanlara
bakın çöpten böyle bir adam çıktı demenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Bu
nedenle
Kağıtçı belgeselini konu bakımından daha açıklayıcı buluyorum.
P.G:Kağıt toplayıcıların sorunlarına çözüm
bulmak adına toplumdan ve devletten beklentileriniz nelerdir? A.M: Öncelikle insanlar, toplumda bizim de
var olduğumuzu ve emeğimizle para kazandığımızın farkına varsın yeter.
Devletten ise sigorta, hak, depo ya da maaş gibi beklentimiz yok. Biz, bizi
ortaya çıkaran şartlar yok edilmesini istiyoruz. Böylece kimse çöpe de çıkmak
zorunda kalmayacaktır.
İstiklal Caddesi’nde yer alan Geri
Dönüşüm İşçileri Derneği’nde gerçekleştirdiğimiz röportajda, sorulara içtenlikle
cevap veren dernek başkanı Ali Mendillioğlu’na teşekkür ederiz.
Not: Video ve fotoğraflar 19.04.2012
tarihinde Geri Dönüşüm İşçileri Derneği’nde grup üyeleri Ezgi Aksu, Burcu
Aydoğan ve Serap Bozkurt tarafından çekilmiştir.