İstanbul

Haydarpaşa

İstanbul

Haydarpaşa

İstanbul

Haydarpaşa

İstanbul

Haydarpaşa

İstanbul

Haydarpaşa

25 Mart 2012 Pazar

ŞAİRLERİN GöZüNDEN MARTILAR




Her Tarafı Büyüye Boyanmış Bir İstanbul
Martılar Uçuyor, Kalbimin Denizinde
                                        Mehmet Nedim Bilgiç



Bundan önceki yazımızda, martıların genel özelliklerine ve martılara (kuş türlerine) özel rehabilitasyon merkezinin az olduğu yönünde bilgilendirme yazısı yazmıştık. Bu yazımızda ise internet ve kitap araştırmalarımız sırasında fark ettiğimiz bir konuyu ele almak istedik. Hayatta olan ve olmayan şairlerin, martıları konu alan birçok şiiriyle karşılaştık. Boğaz da vapurlarla birlikte yol alan martılar, İstanbul denilince akla martının gelişi, insanların martılara benzetilmesi ve bunun gibi daha birçok benzetmeyi şairlerin şiirlerinde görmekteyiz. Kimi şair şiirlerinde martılarla mutluluğu yansıtırken, bazı şairler ise martılarla hüznü bağdaştırmıştır.
Sizler için seçtiğimiz şiirleri fon müziği eşliğinde okuyabilirsiniz.    


Sizler için seçtiğimiz şiirleri fon müziği eşliğinde okuyabilirsiniz.   

Fon Müziği için Tıklayın -->  http://fizy.com/#s/3cv5u2



Gün Olur
Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra.
Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;
Çiçekler gürültüyle açar;
Gürültüyle çıkar duman topraktan.

Hele martılar, hele martılar,
Her bir tüyünde ayrı bir telaş!

Gün olur, başıma kadar mavi;
Gün olur, başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi…



                                  Orhan Veli KANIK



Liman

Sıralanmış saksılar vardı
limana bakan
penceremizin önünde
ve çiçekler arasında
ekmek kırıntıları serpen
martı yüzlü
bir anne

Terasta toplanan kadınlar
limandaki beyaz geminin
ışıkları yanınca
dedikodusunu yapmayı unuturlardı
tam o saatlerde sokaktan geçen
yazlık sinemadaki
biletçi kızın

Annesinin dizlerinin dibinden
hiç ayrılmayan
uslu bir çocuk gibidir
limandaki deniz
ama sokağa çıkıp
dalga olmak geçer
yüreğinden…

                    Sunay Akın

İstanbul Destanı

İstanbul deyince aklima marti gelir
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık yarısı kuş
Istanbul deyince aklıma bir masal gelir
Bir varmiş, bir yokmuş

                                         Bedri Rahmi Eyüboğlu





Ağustos Çıkmazı 

Beni koyup koyup gitme, n'olursun 
Durduğun yerde dur 
Kendini martılarla bir tutma 
Senin kanatların yok 
Düşersin yorulursun 
Beni koyup koyup gitme, n'olursun 
  
Bir deniz kıyısında otur 
Gemiler sensiz gitsin bırak 
Herkes gibi yaşasana sen 
İşine gücüne baksana 
Evlenirsin, çocuğun olur 
Beni koyup koyup gitme, n'olursun 


                                          Atilla İlhan 







Martı

Her vapur dumanının ardına
yüreği sıcak
bir insan sanıp takılırken
tüyleri ıslanan bir martı olduğumu
hem azarlayan
hem de sırtıma havlu koyan anneme anlatamam

Kanadım kırılsa da konmam
deniz kıyısındaki
hiçbir caminin minaresine
kubbeye tüneyen martıların
keyiflerince uçmalarını bekleyen imam
ezani geç okuduğu için sürülünce
bir dağ köyüne

Birazcık daha sabredin diyorum
eski bir sokağın kıvrımında
yolun iki ucunu gösteren
trafik aynalarına
hüzün modeli arabalar
kırılmamanız için örgütleniyor
dolmuş duraklarında

Denize düsen bir gazetedeki
ölüm ilanından öğrenirim
mendireğe attığı çakıltısıyla
ürken martıların
alkışa benzeyen kanat seslerini
selamlayan yaslı adamın
unutulan bir tiyatrocu olduğunu

Gece yarısı söndürülünce ışıklarını
kuytu bir iskelede
ne yaptığını görürüm
iki yakası arasında İstanbul’un
koltuklarında gün boyu
kadın kalçalarının izlerini
biriktiren vapurun

Yanından ayrılmam deniz fenerlerinin
fotoğrafına benzemeyen
heykelleridir çünkü
idam sehpasına çıkınca
aşağıda aşılmasını bekleyenlerin
yüreklerindeki sivri kayalıkları
ışığıyla aydınlatan devrimcinin

Uyandırırım çiğliklerimle
kıyısında karni aç yatan çocukları
yiyecek aradığım kent çöplüğünün
ama bir parça olsun
koparmam beyazlığından
bilirim ki Kız Kulesi
doğum günü pastasıdır özgürlüğün!...

                                              Sunay Akın 




Kaynak Fotoğraf 1: 2011, İstanbul, Vasfiye KAROĞLU 
Kaynak Fotoğraf 2: 2011, İstanbul, Vasfiye KAROĞLU 
Kaynak Fotoğraf 3: 2010, Yalova,   Vasfiye KAROĞLU 


MISIR ÇARŞISI

Eski Çarşılar kapsamında başlangıç olarak ilk gözlem yerimiz Mısır Çarşısı oldu. Çarşıya girdiğimiz ilk andan itibaren bizleri sıcak bir ortam karşıladı. Çarşı esnafı, geçmişten günümüze miras kalan ticari yapısının verdiği samimiyetle müşteriye “Bizden alışveriş yapmak zorunda değilsin ama yinede ürünlerimizi tatmalısın.” mesajını vermektedir. Bu durum ise para odaklı bir ticaretten ziyade müşteri odaklı iletişimin bir belirtisidir. Böyle bir iletişimin içinde olan müşteri kendini daha özel hisseder ve psikolojik olarak tadına baktığı ürünü alma eğilimi gösterir.

Mısır Çarşısı son olarak, Sağlık Bakanlığından gelen alternatif tıpta kullanılan birçok bitkinin aktarlarda yasaklanmasının açıklamasıyla gündeme geldi. Vatan gazetesi bu haberi “Mısır Çarşısı’nda isyan” (19.01.2012) başlığıyla yayınladı. Haberde Mısır Çarşısı aktarlarına bu konu hakkındaki düşünceleri sorulmasına karşılık; 35 yıllık aktar Süleyman Daşdan kararı, “Eczacılar sıkışınca alternatif tıbba baskı yapıyorlar. En kral eczacı göstereceğim bitkileri tanımaz ve özelliklerini bilmez. Zaten bilse bu işi bırakırım. Alternatif tıp 1200 yıldır var. Biz usta-çırak ilişkisiyle yetiştik. Eczacılar da grip olan hastaya benzer ürünleri verip gönderiyor. Kantaron halk dilinde kılıç otu olarak bilinir. Osmanlı’da savaşlarda yaralanan askerler kantaronla tedavi edilirdi. Kimyasal ilaçlarla ülser, gastrit ve reflünün önüne geçemiyorlar. Ancak özel bir karışım olan kudret narıyla 21 günde bu hastalıkları iyi ediyoruz. Bu zihniyet aktarların atası Lokman Hekim’i de yasaklardı.” şeklinde çarpıcı bir açıklama yapmıştır.

Mısır Çarşını kendisi aynı zamanda avukat olan aktar dükkanı işletmecisi, Adnan Kalmaz’dan dinledik;

1) - Mısır Çarşısı’nda neden baharatçılık yapıyorsunuz?

Dükkânımızın 60 yıllık mazisinde, babamın işini devam ettirecek evlatlar olarak korumakla görevliyiz.

2) - AVM (Alışveriş Merkezi) ile Mısır Çarşısı’nın farkı sizce nedir?

Mısır Çarşısı aşağı yukarı 300 senelik bir çarşıdır. Osmanlı’nın Türk İslam sentezinin izlerini taşıyan bir çarşı… Karşılıklı saygıya sevgiye dayanan usta çırak ilişkileri, loca teşkilatına dayanan kırıntılar var ve haliyle daha samimi sıcak bir atmosferle karşılaşabilirsiniz. Alışveriş merkezlerini kötülemek istemiyorum ama orada beton yığını var. Burada ne kadar çok mal satayım o kadar çok para kazanayım derdi yok, eski yapıyı koruma anlayışı yaygın. Burada daha çok ortaokulda başarılı olamayan çocuklar gelir. Kahvehane köşelerinde serseri olacak değiller. Geçmişte çocuk alınır meslekte yetiştirilir, çıraklık dönemi olur, kalfalık dönemi olur, ustalık dönemi olur ya da daha üstü olabilir. Eskiden bu kademeler kuşak bağlama merasimiyle olurdu. Burada çocuk çekirdekten yetiştiği için hem ticareti, hem insanlığı, hem müşteri ile kuracağı diyalogu öğrenir. Her alışverişte bereket versin denir, bu asırların bize verdiği bir gelenektir. Alışveriş merkezinde ise ben 100 kişide 1 tanesinde rastladım. Kasiyer ürünü geçirir, parayı alır ve işlem tamamlanır. Gerçi burada da o gelenekler kaybolmaya başlıyor… Eski gelenekler, görenekler, güzel şeyler kaybolmaya başlıyor ama kırıntıları olduğu için bu çarşıda sıcak ve samimi ortam bulursunuz.

3) - Sanırım yerli ve yabancı turisti buraya çekende bu samimi ortam.

Turisti buraya çeken çarşısın 300 yıllık tarihidir. Çarşının bu tarihi dokusu çekiyor ve esnaf bu tarihi korumaya çalışıyor. Yoksa turistin alışveriş merkezi ülkesin de fevkinde olan bir şey. Ama buranın bir farkı var. Onun için Türk haklı tarihini korumalı, çarşılarını korumalı, hamamlarını korumalı, bunları ihya etmeli. Atıl duran hamamların mutlaka çalışması lazım. Kapalı Çarşı, Mısır Çarşısı, Edirne’deki çarşılar canlandırmalı, turist bunlara geliyor.

4) - Mısır Çarşısında tarihi doku ne kadar korunabiliyor? Kamudan destek alabiliyor mu?

60 senedir buradayım, üniversite mezunuyum. Son 10 senede tarihi dokuyla daha fazla ilgileniyorlar. Önceden kiraları topluyorlardı, yan gelip yatıyorlardı. Onarımını yapıyorlar. Mısır Çarşısı Esnaflar Yardımlaşma Derneği elinden geldiği kadar çarşısının onarımına ve korunmasına önem göstermektedir. Çarşı gelecek nesillere mutlaka bırakılmalı. Dernek olarak çarşının üstündeki kurşunları değiştirdik. Hem normlara uygun kurşun döktürdük hem de çarşı rutubetten kurtuldu. Vakıflar idaresi bize hep destek oldu. Burada bir tadilat yapmak istediğinizde Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden izin almak gerekiyor. Yalnız bizim kültürümüzün eserlerini değil yabancılarında tarihi eserlerini de koruyorlar. Yaklaşımları yıkıcı değil yapıcı yönde, bunu geçmiş zamanlarda görmedim. Çarşının çatısına 200 ton kurşun gitti. Aşağı yukarı 2,5 mm kalınlığında kurşun döşenmiştir ve vakıfların kendi ustaları yapmıştır. Galata Köprüsü’nden dikkatinizi de çeker. Eskiden beton duvar vardı.

5) - Çarşının kapıları ile ilgili bildiğiniz hikayeler, efsaneler var mıdır?

Osmanlı’da hiçbir zaman ilmin temelinde hurafe olmamıştır, dolayısıyla bu çarşıda da yoktur. Bu çarşı Osmanlı’nın eczane görevini yapmış, her dükkânın sahibi kendine bir hastalık seçmiş ve onun üzerine yoğunlaşmıştır. Dükkanına bir sembol asmış. Aktar Ahmet Efendi lale sembolünü mide rahatsızlığı üzerine ilaç sattığını göstermek için asmıştır. Ne zaman Avrupa’da bilimsel gelişmeler oldu, bizde de bir şeyler oldu. Eczacılık fakülteleri yavaş yavaş açılmış, aktarlar baharatçılara tasfiye olmuş bilimin karşısında zorlanmıştır. Artık bizim gibi aktarlar çok azdır. O yüzden sembolik olarak yaşatmak / korumak gerekmektedir.

Bu çarşıyı bir hanım sultan yaptırmıştır, Hatice Valide Turhan Sultan. Çarşının kısa ve öz şekilde tarihçesini çıkardım, Fransızca, İngilizce bilen arkadaşlara çevrisini yaptırttım, kapıda okuyorlar. Kapıların özel isimleri var, Haseki Kapısı, Eminönü Kapısı, Balık Pazarı Kapısı… Bu çarşıya girdiğinizde basık kemer yoktur, yüksek olduğu için ferah bir ortam vardır.

Çarşı ismini Mısır’dan aldığı ve sattığı malzemelerden dolayı almıştır. Lütfü Kırdar zamanında, 1941 yılında büyük bir restorasyon yapılıyor. Bu bina istimlak ediliyor, kiralanıyor ve bugünkü haline geliyor.

Giriş kapısının üstünde çifte vav harfi vardır. İki tane yılan bir noktadan gelin kaynana çekişmesini simgeler, Bursa Ulu Cami’de de vardır. Eskiden bütün esnaf her sabah dua meydanında çarşının en büyük esnafı başkanlığında duasını eder dükkânını öyle açardı. Bunlar hiçbir zaman bırakılmamı/unutulmaması gereken şeylerdi.

6) - Buralar her şeyi ile farklı. Üsküdar’dan vapura binmek Eminönü’ne gelmek.

Ben Üsküdar’ı gezdiğim zaman ayrı bir haz duyarım ama Bağdat Caddesi’ni gezdiğimde hiçbir haz duymam. Oranın insana verdiği huzur Bağdat Caddesi’nde yok. Bağdat Caddesi’nde yaşayacak oraya da ihtiyaç var.

7) - Evet sistemin getirdiği hızlı hayat koşullarına uyabilmek için oralarda gerekli yerler.

Biz çocuklarımızı maalesef bir tarafta yetiştirmeye çalıştık ama sevgiyi unuttuk. Bunu sağladığımız zaman çok şey değişecek bu ülkede.


KAYNAKÇA

Akgüngör, İlker. Vatan Gazetesi,19.01.2012, “Mısır Çarşısı’nda isyan” .


NOT: Röportaj Türk Dil Kurumu yazım kurallarına göre düzenlenmiş ve tekrarlanan cümleler kısaltılmıştır.

Boğaz Ve Köprüler

İstanbul; Avrupa ve Asya kıtaları arasında sınır oluştururken, Karadeniz’i de Akdeniz’e bağlayan önemli bir deniz yolu olarak, Boğaz’ı ve yine önemli bir suyolu olan Haliç’i ile beraber tarihin bütün dönemlerinde önemini korumuş, günümüz Türkiye’sinde de bu önemini korumaya devam etmektedir. Sırasıyla Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorlukları’na ev sahipliği yapan şehir bütün dönemler boyunca kültür, sanat, ticaret, sanayi ve eğitim merkezi olma özelliğini sürdürmüştür. Tarihi mimari yapıların kenti olan şehir, deniz ile yakın bir ilişki içinde olmasından dolayı  denizin yarattığı bir kültürdür. Boğaziçi ise bu kültürün kalbidir. 20. Yüzyıla kadar kentin sorunları çözümsüz gibi görünmüyordu. Gereksinimler ve boyutları bu kadar büyük değildi. Bireyler fiziksel bir kaosun içinde kaybolmadan, küçük mutluluklar tadabiliyorlardı. Sözgelimi, Boğazda küçük bir kayık ile gezebiliyor, balık tutabiliyor, deniz kenarında çay içebiliyor, manzarayı seyredebiliyor, denize girebiliyor ve en önemlisi de temiz bir hava soluyabiliyorlardı. Ancak bugün hızlı nufus artışı, ekonomik ve sosyal gelişmeler sebebiyle bu bahsettiklerimiz birer anı oldu. 50-60 yıl gibi kısa bir sürede yok olmakla yüz yüze kalan Boğaziçi’nin yeşi dokusu, tarihi mimarisi ve  kültürünün daha ne kadar dayanabileceği ise tartışma konusudur.

Osmanlı zamanında ormanlarıyla, korularıyla birçok insanın vazgeçilmez gezi alanlarından biri olan boğaz çevresi 20.yy’dan sonra bu özelliğini kaybetmeye başlamıştır. Özellikle son 50 yıldan beri eskiden hiç olmadığı kadar dokusuna, coğrafi güzelliğine, doğal örtüsüne geri dönülemez zararlar verecek tehlikelerle karşı karşıya bırakılmıştır. Bütün yasal düzenlemelere karşın düzensiz kentsel yapılaşma nedeniyle Boğaziçi, doğal güzelliklerin ve tarihsel yapılarının oluşturduğu zengin kültür değerlerini yitirmektedir.

Özetle; 1950’lerden sonra başlayan hızlı şehirleşme hareketinin Boğaziçi'ni de etkilemesi planlı ve plansız gelişmeler nedeniyle yeşil alanların yapılaşmış alanlara dönüşmesi ve yeşil dokunun bölünerek tahrip edilmesi Boğaziçi'ne geri döndürülemez zararlar vermiştir. Tüm koruma çabalarına rağmen hızla artan nüfus, planlardaki ve koruma kararlarındaki tutarsızlıklar, plansız gelişmeler, politik baskı ve çıkar kaygısı uygulamalarda koruma yönünde istenilen başarıyı sağlayamamıştır. Diğer taraftan Boğaz üzerinde yapılan iki asma köprünün de yapımında Boğaz’ın dokusu ve yeşil alanların korunması pek düşünülmediği gibi, mimari açıdan da geçmişten günümüze İstanbul’daki tarihi dokunun dikkate alınmadığı görülmektedir.

Tüm bu nedenlerden dolayı,boğaz çevresindeki yeşil doku ve tarihi mimarinin korunmasına yönelik hassasiyetinin arttırılmasına yönelik çalışmalar; Boğaziçi'nin nefes alabilmesi ve varlığını bugüne kadarki güzelliği ve özgünlüğü ile sürdürebilmesi için çok büyük önem arz etmektedir. 

Sepetçilik ve Basmacılık





Günümüzde gelişen teknoloji ile birlikte yıllardır var olan ve yaşamını elindeki kabiliyet ile meslek haline getiren bir çok insan,teknoloji sebebiyle mesleklerini kaybeder.Mesleğin kaybolmasıyla birlikte kültür kaybıda beraberini getirir.Sanat dallarıda bunlar arasında...
‘Bir zamanların, deyimlere konu olacak kadar meşhur Karamürsel sepeti, son demlerini yaşıyor. İlçede kalan son sepet ustası Mehmet Ali Koygun da yılda ancak iki yüz sepet yapıyor. Geçimini farklı işlerle sağlayan Koygun, "Kimse sepet işini merak etmiyor. Yetiştirdiğim kişi de yok." diyor
Bu haberde de görüldüğü gibi osmanlı döneminden beri var olan bir sanat yok olmak üzere.Ayrıca yeni nesilin de var olan kültürlere sahip olmaması da mesleklerin kaybolmasında sebep oluyor.

Bu haberde de görüldüğü gibi Mardin’deki evinde babasından gördüğü basmacılık sanatını devam ettirmeye çalışıyor hevesle.Basmacılık mesleği korunmadığı için devamı gelmemesi bu mesleğinde kaybolmasına sebep oluyor.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1256258&keyfield=6B6172616DC3BC7273656C20736570657469
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1256701&keyfield=69C59F6C6579656E206E61737261

İstanbul’un şarap kültürünü keşfetmeden önce şarabın tarihine bakış




“Eğer ben ölürsem beni şarap ile yıkayınız. Telkin verdiğimiz vakitte şaraptan, kadehten bahsediniz. Eğer mahşer günü arkamdan koşacak olursanız, meyhanenin toprağından beni arayıp sorunuz”
Ömer Hayyam


     Bir önceki yazımızda şarabın neyden yapıldığını, çeşitlerini ve birazda genel tarihinden bahsetmiştik. Bu haftaki yazı şarabın tarihini daha derin anlatmayı ve birazda şarabın edebiyattaki önemini anlatmayı amaçlıyor.  Şarabın en eski alkollü içeceklerden biri olduğunu biliyoruz. Hatta Nuh Peygamber’in şarap efsanesi bile vardır;
Nuh peygamber büyük tufan sakinleyince içinde her çeşitten birer çift hayvan olan gemisi ile Ağrı dağına ayak basar. Tüm hayvanlar gemiden inip yiyecek aramaya gider. İçlerinden sadece keçi çok neşeli bir şekilde geri döner. Ertesi gün keçiyi izleyen Nuh onun üzümlerden bolca yediğini görür. Kendisi tadınca üzümü çok beğenir. Zamanla üzümün suyunu çıkartıp içer ve hayatı toz pembe görmeye başlayıp neşelenir. Nuh ve hayvanların keyifli ve neşeli halleri Şeytanı çıldırtır.Alevli nefesi ile asmaları kurutur.Nuh üzüntüden hastalanınca bu kez Melekler üzüm asmalarını canlandırmak için yapılması gerekeni Nuh’a söylerler. Buna göre asmaların kökü açılacak ve gemideki hayvanlardan 7 tanesinin kanı ile sulanırsa tüm asmalar canlanıp meyve verecektir. Bu 7 hayvan sırası ile ;
Aslan, Kaplan, Ayı, Köpek, Tilki Horoz ver Saksağandır. 1 yıl sonra bu hayvanların kanları ile sulanan tüm asmalar meyve verir.
İşte bu efsanedendir ki bugün şarap içerek sarhoş olan insanlarda bu 7 hayvanın emareleri kendini gösterir. Geveze olurlar saksağan gibi. Aslan gibi cesur ve tilki kadar kurnaz.Ayı gibi kuvvetli ve kaplana benzer yırtıcı.Ve köpek kadar da kavgacı.Çıkardıkları gürültü ise adeta bir horoza benzer.(www.denizlerden.com)
Bu içecek eski zamanlardan beri aşk, eğlence, din ile bütünleşmiş, her biri için farklı ve derin anlamlar içermektedir. Şarabın tarihi milattan önce 4.000 yılına kadar dayanmaktadır. 

Edebiyat ve Şarap
Üzüm eski Anadolu’da bolluğa, berekete gönderme yaparak tanrısal bir meyve olarak görülmüştür. Anadolu’nun güçlü simgelerinden biri olan Mevlana Celaleddin Rumi de yazı ve şiirlerinde üzümden, bağdan ve şaraptan çokça kez bahsetmiştir. Bu şiirlerde şarap yanmışlığı ifade etmektedir.

“ O, ya uykuda ya da uyanık, gökyüzünde benzeri olmayan bir ay
gibi gelir, Hiçbir tufanın yatıştıramayacağı edebî bir alevle bezenmiştir.
Ey Allah’ım! Senin aşkının testisinden nefsim yıkanıyor,
Ve balçıktan olan bütün bedenim, harabeye dönmüş,
Yalnız kalbim, önce üzümün Sahibi ile sahbete dalınca,
Şarap sinemi yaktı, damarlarımı doldurdu.
Ama bütün gözüm, O’nun hayaliyle dolunca, bir ses geldi:
“Aferin, ey kudretli şarap ve eşsiz kadeh!” 
                                                     ( Mevlana, The Mystics of Islam-İslam Sufileri(1914), İlahî Aşk )

Divan edebiyatında Fuzuli, Bağdatlı Ruhi, Nefi, Hayali, Meliki, Yahya Efendi gibi şairler gazel, kaside ve rubailerinde şarap sözcüğüne gerçek anlamda ya da simgesel olarak yer vermişlerdir. Ünlü İran şairi Ömer Hayyam (1047-1122) Farsça yazmakla birlikte Divan şairlerini etkilemiş zamanın ünlü bilginlerindendir.  Onun içkiyi ve şarabı aşırı biçimde övmesi yaşadığı dönemin dinsel baskısına hoşgörülü bir karşı çıkış olmasına rağmen zamanla bu niteliğini kaybetmiştir. Hatta bazıları, şarapla ilgili rubailerin Ömer Hayyam'a ait olmadığını ileri sürmüşlerdir. ( Öncü, Ögel ve Çakmak, 2002)

"Bizim şarap içmemiz ne keyfimizden
Ne dine, edebe aykırı gitmemizden
Bir an geçmek istiyoruz kendimizden
İçip içip sarhoş olmamız bu yüzden
Şarap, sen benim günün güneşimsin!
Öyle bir dolsun ki seninle içim
Bir bildik görünce beni sokakta;
Ne o şarap, nereye böyle? Desin"
                                (Ömer Hayyam)


Şarabın Esas Yeri Anadolu

Hititlerden beri Anadolu’da şarabın üretildiği ve tüketildiği bilinmektedir. Hatta bazı kaynaklar şarabın esas yerinin Anadolu olduğu söylemektedir. Milattan önce 3000’lerde, henüz Avrupa kıtası şarabı tanımazken, Anadolu’da şarap imal edilirdi. Nitekim binlerce yıl önce Anadolu’yu yurt tutan Hititler’den kalma eserler, Hititler’in şarap uygarlığı kurduklarını göstermektedir. Bu kavimin tanrılara sundukları şarapların altından kupaları, Ankarada’ki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin en nadide eserleri arasında bulunmaktadır. (Balcı, 2003) Demek ki o zamanlarda şarap bağlarının bolluğundan, bu bağlara verilen önemlerden bahsetmek doğru olacaktır.
  Şarabın öylesine bir içki olmadığını bu noktada vurgulamak gerekir ki şarap sanatı da içinde barındırır. Örneğin şarabın eskiden ( hatta günümüzde bazı yerlerde de) amphoranın içinde saklanır ve servis edilirdi. Amphoralar içecek ve yiyecek taşımak için imal edilirdi ve şarap için eşsiz bir paketleme aracıydı. Hatta amphoraların etiketlendiği söylenmektedir. Bu da şarabın bilinçli tüketildiğini bize kanıtlamaktadır. Şaraplar amphora içinde bekletilirdi. Antik çağdan beri değerini kaybetmeyen şarap, sağlıklı bir yaşamın göstergesi, tanrıyla gerçekleştirilen sohbetlerin bir parçası olduğundan günümüzde hala önemli bir içki olarak tüketilmektedir.  Şarap, her sınıftan insanın tüketebildiği bir içki olma özelliğini de taşır. Halkın fakir sorasına köpek öldüren ismiyle, lüks ve ihtişamla donatılmış masalarda da modern bir içki olarak yer bulurdu.
Şarabın tarihine geri dönelim… Peki, şarabın üretildiği yer olarak Anadolu gösterildiğine göre, Türkler ne zaman şarap üretimine ve onu tüketmeye başlamışlardı? Anadolu’ya gelmeden şarabı biliyorlar mıydı? Eski Türklerde Gök tanrı şarabı takdis ettiğinden, bağın ve şarabın bulunduğu yere kötü ruhların kabul olunurdu. Yeni doğan çocuklar için , düğününde açılmak üzere küp şarap gömülürdü. Kaşgarlı Mahmud, 11. Yüzyılda Divanü Lügatü Türk adlı eserinde Türk boylarının, çocuklarının dahi şarap içtiğini söylemektedir. İslam’ın Anadolu’ya yayılması ile Anadolu şarap imalatında liderlik konumunu kaybetmiştir. (Balcı, 2003)

Peki Anadolu’ya yerleşen Müslümanlar şarabın sahip olduğu popülerliliği yok etmiş miydi?
Gelecek haftaki yazımızda bu sorunun cevabını arayacağız ve Türkiye’de şarabın öneminden bahsedeceğiz.





Kaynaklar

Balcı, G. Türk Şarapçılığı ve Türk Şarapçılığının Dünya Pazarındaki Yeri. Erişim “http://www.belgeler.com/blg/1ui0/sarap-kulturu”
Hayyam: Bütün Dörtlükler; Türkçesi: Eyüboğlu, Sabahattin; Cem Yayınevi; İstanbul-1998 , 32, 40, 57
Öncü, F., Ögel, K., Çakmak, D. (2002). Alkol Kültürü-2: İçki Kültürü ve Edebiyatta İçki. Bağımlılık Dergisi, 3(1): 31-36

18 Mart 2012 Pazar

Arzuhalciler


Arzuhalci, ücret karşılığında mektup, dilekçe vs. yazan kişiye diyoruz.Bilmeyen yoktur sanırım.Arzuhal Türkçe bir tabir değil görüldüğü üzere Arapça kökenli bir isim ve arzuhal dilekçe demekmiş.Araştırıken bizde yeni şeyler öğreniyoruz :)
Osmanlı döneminde Arzuhalcilik bir teşkilata bağlı olarak resmi müsaade ile yapılırmış.Eskiden sokaklarda çokça görürdük ama artık yok denecek kadar az. Bizim gördüğümüz kadarıyla Adliyenin hemen yan tarafında yan yana oturan ve hiç boş kalmayan 4-5 arzuhalci var ama o kadar. Yazımızında başında bahsettiğim gibi Osmanlı döneminde, devlete yapılacak başvurulara aracılık etmekle görevli kişilere ‘arzuhalci’ denilirdi. 1762’de padişah fermanı ile başlayan arzuhalcilik, 1865’te çıkarılan bir başka yasa ile sona erdirildi. Ama arzuhalcilik mesleği zor da olsa bugüne kadar varlığını sürdürdü. Yasalara rağmen devam eden arzuhalcilik mesleği bugünlerde teknolojiye yenik düşüyor. Arzuhalcilik mesleği Türkiye'nin bir çok ilinde az sayıda da olsa devam etmektedir.
Arzuhalcilik mesleği ile ilgili yurt dışı kaynaklarını araştırdık fakat tam olarak arzuhal mesleğine rastlamadık.. Kaybolan mesleklerin korkulu rüyası teknolojinin gelişmesi olduğu olduğu gibi arzuhalciliğin azalmasının hatta kaybolur düzeye gelmesinin sebebide teknoloji diyebiliriz...Br kaç gün sonra Arzuhalcilerin fotoğraflarını ve daha fazlasını sizlerle paylaşacağız. Takipte kalın...


Kaynaklar

http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/389315.asp
http://tr.wikipedia.org/wiki/Arzuhalci

15 Mart 2012 Perşembe

''Kaybolan Meslekler''

Kaybolan meslekler denince akla belki birçoğumuzun hiç duymadığı,belki duyduğumuzda bizlere eskiyi hatırlatıp tebessüm ettiren uğraşlar gelir.
Kimimiz bu mesleklerin birçoğunu televizyonda belgesellerden izledik,kimimizin hiç haberi olmadı,kimimiz de adını duyduğumuzda hemen araştırmaya koyulduk.

İşte kaybolmuş ve unutulmaya yüz tutmuş bu mesleklerden bazı örnekler:

SAKALAR (Günümüz sucularının yaya hali):



Eski İstanbul evlerinde su ihtiyacı çeşitli şekillerde karşılanırdı.En basit çözüm tabii ki her evin yakınındaki çeşmelerdi. Fakat onlarda çok kalabalık olurdu. Böylece saka loncası, evlere para karşılığında su taşıyan kişileri bir araya getirdi. Bu 19. yüzyılın sonuna kadar devam etti. Saka, her gün bıraktığı kırba sayısı kadar evin kapısının kenarına tebeşirle işaret koyardı.
Ay sonunda da paralarını toplardı. Fakat hemen hemen her ay müşteriyle saka arasında para toplama zamanı gelince kavga çıkardı. Bazı kesimlerse sakalardan şikayetçiydi çünkü sakalar bazı çeşmeleri kendi mülkleriymiş gibi kullanır buradan su aldıktan sonra çeşmenin suyunu da kesip giderlerdi.

TANZİFATÇILAR(Zamanın çöpçüleri):



Pirleri Verrad Berberi olan tanzifatçılar, 17. yüzyılda 500 nefer kadardı.Üzerilerinde kırmızı ve siyah meşin kaftanlar vardı. Başlarında teke ve hamid külahları, omuzlarında uzun sırıklar üzerinde çapa demir, arkalarında müdevver ağaç tenekeler, ellerinde kazmalar, süpürge, kürek, omuzlarında zembil, harar ve har ü haşak sepetleri bulunur, ta ki kasıklarına kadar battal siyah çizmeler giyerlerdi.


MAHYACILAR (Sadece Ramazan ve Bayramlarda çalışırlardı):



Kurulmadan önce kareli bir kağıt üzerine kalıbı hazırlanıp kandillerin yeri belirlenirdi.Ramazan ve bayram gecelerinde çift minareli camilerde iki minare arasında gerili iplere kandiller asarak yazı yazma ya da şekil yapma geleneği, İslam dünyasında sadece Türklere özel olup özellikle İstanbul'da gelişmiş bir sanattı.

Biyokimyager,biyofizikçi, satış yöneticisi, salgın hastalıklar uzmanı, bilgisayar sistem analisti, yönetim analisti, finans yöneticisi, piyasa araştırma analisti,hisse satış temsilcisi, pilot, jeolog...
Günümüzde hepimiz bu mesleklere aşinayken ,bu meslekleri yapmayı amaç edinmişken ne oldu da eskiden popüler olan işleri yapmaz olduk?

Bu sorunun cevabı belki teknoloji,belki zaman, belki de para..
Ama sebep ne olursa olsun, hepimizin geçmişte yapılan bu işlere saygı duyup,onlardan öğreneceği çok şeyler var..

KAYNAKÇA:

http://www.renkliweb.com/kultursanat/eski-meslekler-nelerdir-gecmiste-kabul-goren-meslekler.html

http://pazarlamadostu.blogcu.com/arzuhalci-eski-meslekler/2679395