İstanbul

Haydarpaşa

İstanbul

Haydarpaşa

İstanbul

Haydarpaşa

İstanbul

Haydarpaşa

İstanbul

Haydarpaşa

30 Mart 2012 Cuma

İSTANBUL'UN ŞİİRLERİ


  
     Şiirler anlatmış en güzel İstanbulu, sairler öğretmiş en hakiki en gerçekçi halini İstanbulun. Zamanla aşınmış yada eskimiş olsada İstanbul, her tarafı tarih kokuyor buram buram. Şiirlerden öğrendik en nostaljik yerleri, sanki oradaymışçasına hissettik nasıl güzel yerler olduklarını. Projemize ilk önce İstanbul için yazılmış şiirlerin birkaçını inceleyerek başladık, nerelerde geçtiğini araştırdık. Sırasıyla şiirde geçen yerleri araştıracağız...   

NE YAPACAĞIZ?

Istanbul Siirleri

·         Siirin onemi ve hayatimizdaki yeri

·         Istanbul Sehri’nin farkli sairlerden,farkli duygularla yorumlanmasi

·         Neden Istanbul uzerine siirler yazildigi

·         Siir Festivalleri ve bu anlamdaki sanatsal faaliyetler

Siirler edebi duzeyi yansitmaktadir.Istanbul Sehri uzerine yazilmis siirler de bize tarihimizi ve sehrimizi farkli bakis acilariyla bizlere yansitmaktadir.Bir sehrin uzerine yazilmis onaca siir bizde neden Istanbul? ve neden siir? gibi sorulari olusturmaktadir.Istanbul’la ilgili olan tum siirler ,sehrin cesitli kulturunu,farkli cografik sekillerini ve taihini konu almaktadir.Istanbul Siirleri, insanlar uzerinde sehre karsi duyarliligi arttirma,insan-doga iliskisini duzene sokma etkisi yaratabilir. Bilinen sairlerin siirleri incelendiginde hepsinin Istanbul’u birbirinden farkli duygularla ele aldigi farkedilmektedir, bu da bizlere Istanbul’un zengin yapisini yansitmaktadir.

Uzmanların gözünden sokak mutfağı




Bu hafta yazımızda ünlü gurme ve yazarların İstanbul sokak mutfağı hakkındaki görüşlerini ve çalışmalarını size anlatmak ve bu sayede sokak mutfağına birde onların gözünden bakmanızı istedik.

" İstanbul mutfağı kökünü Bizans'tan, onun öncesinden, Roma'dan alan, belki çok daha öncelerinin, bu toprakların, İstanbul Boğazı'nın, çevresinin mutfağıdır. Nice uygarlıklar görmüş, geçirmiştir. Balkanlardan, Arabistan'dan, Kafkaslardan, Ege'den, Rusya'dan, Avrupa'dan, Afrika'dan Türkiye'ye geçmiş, deneyimlerden yararlanıp süzülmüş bir mutfaktır. Kozmopolit bir mutfaktır özünde. " diyor "İstanbul'un Lezzet Tarihi" yazarı Artun Ünsal. Aslında bu sözler daha önceki yazımızda anlattığımız sokak mutfağı zenginlikleri anlatmaya yeterli . Sizcede öyle değil mi ?




Sokak mutfağının karşılaştığı en büyük sorunlardan birisi olan ilkellik meselesi konusunun işlendiği "sokak lezzetleri tarihe karışıyor " adlı yazısında gurme yazar Ahmet Örs konuyu çok iyi özetliyor. "Sokak yemekleri bizim gibi çağdaşlaşma özentisi içindeki ülkelerin varlığından utanç duydukları, ilkel olarak gördükleri ve ne pahasına olursa olsun yok etmeye çalıştıkları kültür varlıkları. Nasıl ülkenin dört bir yanındaki mahalli çizgileri taşıyan tarihi evler birbiri ardından yıkılıp yerlerini acemi kalfaların elinden çıkmış kişiliksiz, çirkin apartmanlar doldurduysa, mütevazı sokak yemeklerimiz de yerlerini fast food zincirlerinin albenili dükkanlarına terk etme yolunda." diyor gurme yazar Ahmet Örs ve bu yazı bize yitirmekte olduğumuz değerlerimizden biri olan sokak lezzetlerinin önemini çok iyi anlatıyor.



İstanbul sokak mutfağı kapsamında yapılan bazı çalışmalar ve yayınlanan kitaplarda yok değil. Boyut Yayın Grubu, yazarlar Ansel Mullins ve Yigal Schleifer’ın birlikte kaleme aldıkları en son İngilizce yayınları ‘İstanbul Eats, Exploring Culinary Backstreets’ kitabını yayımladı. İstanbul Eats, sokak arabasında satılan geleneksel nohutlu pilavdan mahalle meyhanesine, şehrin her yanındaki ‘İstanbul’un ruhunu taşıyan yemekleri’ sunan küçük yerel yeme-içme mekânlarına odaklanıyor. Yazar Ansel Mullins diyor ki "Bu kitap, İstanbul'un duyulmamış mutfak kahramanlarını kutluyor. Dönerci, pilavcı, köfteci, esnaf lokantacı - bu çalışkan insanlar önemli bir İstanbul geleneğini koruyorlar. Yemek eğer kültür ise, bunlar onun elçileridir."

Tüm bu örnekleri vererek anlatmak istediğimiz aslında sokak mutfağı meselesinin sanıldığından daha önemli olduğunu size anlatmaktı. Bu konuda yapılan çalışmaların , söylenen sözlerin olması bizi mutlu etti. Umarım sizde keyif almışsınızdır.

Nisanur Eski
Berkay Büyükşener
Hare Küçükyılmaz

Kaynak:
http://www.dunya.com/mutfak,-ortak-bir-kulturdur-133935h.htm

http://arsiv.sabah.com.tr/2004/10/21/cp/gur102-20040926-102.html

http://www.boyutstore.com/urun/istanbul-arka-sokak-lezzetleri.aspx

İstanbul' da çocukların oyun alanları


   Dünyanın yüzü olan bir çok milletten insana, tarihe ev sahipliği yapan İstanbul. Ve bu koca şehre kocaman gözleriyle bakan onu anlamaya çalışan İstanbul’ un büyüttüğü çocuklar. Bununla birlikte çocuklara bu şehir ne katıyor, onlardan neler götürüyor. Öncelikle İstanbul gibi bir şehirde yaşamanın milyonlarca avantajı var onlar adına. Örneğin; iyi okullarda okuyup daha donanımlı olabilirler, büyük bir metropol olduğundan çeşitli fuarlara etkinliklere katılma gibi imkanları daha fazladır. Fakat onların en büyük dezavantajı daha küçük kasaba veya illerde yaşayan yaşıtlarına nazaran en önemli gereksinimleri olan oyunlardan mahrum büyürler. Hala birkaç ilçede, sokak kavramı anlamını yitirmemiş olsa da çarpık kentleşme ve oluşan büyük karmaşadan dolayı çoğu çocuk için hayat ancak ve ancak evlerinin camlarından ibarettir.
     Oyun oynamak onların hem fiziksel, hem ruhsal sağlıkları açısından hayatidir, oyun oynayarak, hayallerini yaşatarak büyüyen çocuklar bunun tam aksine göre büyüyenlere nazaran hayata daha istikrarlı ve başarılı olma olasılığı oldukça yüksektir. Yaptığımız araştırmalarında ışığında çocuk parklarının oldukça az ve güvenliğinin çok yetersiz olduğunu görmekteyiz. Neredeyse bir mahalleye bir park bile düşmemekte, varsa da bile bu yerlerin bakımlarının düzenli yapılmadığı çoğu zaman evsiz insanlara ev bile olduğunu ve ailelerin bu konuda oldukça tedirgin olduklarını gördük. Pek çok çocuk bu nedenle en büyük ihtiyacından uzakta durmakta böylece evlerinde belki de sadece  internet ortamında oynadıkları oyunlarla hem yaşıtlarından uzakta hem de sosyal çevresi oldukça dar büyümekte.
    Sonuç olarak olarak gecesi gündüzüyle hızlı bir yaşam süren İstanbul halkının minik kahramanlarının, sokaklarda olmasa bile kendi oyun ve yaşam alanlarının olması adına bizler bir şeyler yapmalıyız onlar adına …

Rakı Kültürünü Araştırırken



Rakı kültürü üzerine sohbet etmek istesek hiç de zorluk çekmeyiz. Çünkü herkesin bir bildiği ya da herkesin bir gördüğü var. Ancak burada rakının sadık müşterileri arasında hafif bir çekişme de yok değil. Çünkü herkesin bir bildiğinin olması, diğerlerinin bilmediği anlamına da geliyor.

Özellikle rakı kültürü ile araştırma yapmaya başladığımızda ve bunu İstanbul ile bağdaştırmak istediğimizde Osmanlı dönemi bizim için en büyük kaynak oldu. İstanbul’da rakı kültürünün oluşmasını Osmanlı döneminden gelerek araştırmaya başladığımızda karşımıza çıkan en büyük engel konunun çok fazla çatallanması oldu. Osmanlı’nın çok uluslu bir imparatorluk olmasından istinaden çok fazla kültür barındırması ve herbir kültürün de kendi rakı kültürünü oluşturması konumuzdan gitgide ulaşmamıza yol açabilirdi. Bu yüzden biz konumuza eğilirken rakının ilk kim tarafından bulunduğuna ve kültürünün oluşmasındaki ilk etmenlere değinmektense kısa bir giriş yazısı ile direkt Tanzimat döneminde rakının ve sofrasının ve de meyhanelerinin Osmanlı’nın İstanbul’unu nasıl etkilediğine yönelmek istedik.

Bunların yanı sıra rakı denilince aklımıza gelen anahtar kelimeleri çıkarırken farkettik ki, rakı eskiye has ağır imajının yanında bir o kadar da genç ve yenilikçi -özellike son yayınlanan rakı reklamları sayesinde- bir hali de var. Bu yüzden Osmanlı İstanbul’undan günümüz İstanbul’una doğru geldiğimizde rakının değişen tüketici kitlesi ile beraber, kültürünün de değiştiğine tanık olduk. Bu da bize tanzimat döneminden bir an önce kopup günümüz İstanbul rakı kültürüne gelmemiz hakkında fikir verdi.

SAHAFLAR



 ECEM PEHLİVAN
MERVE SERİM
GÖKAY KUŞÇU
                                                    SAHAFLAR

Sahaf  Arapça  bir  kelimedir. Sahaf  artık  basımı  yapılmayan  ya  da  eski  kitapların  alınıp  satıldığı  ya  da  değiştirildiği  kitapçılardır. Sahaf  olabilmek  için  bazı  gereklilikler  vardır. İlk  olarak  Osmanlıca  bilmesi  gerekmektedir. Sahaf  olmak  için  gereken  başka  bir  özellikte  en  az  1.000.000  kitap  satmış  olmalı  ve  bütün  kitapların ne  zaman  yazıldığını,  baskı  sayısını,  yazarını  gibi  bilgileri  de  bilmesi  gerekmektedir.  Ayrıca bir sahaf , sahaf  olabilmek  için  bir  sahafın  yanında  en  az  20 yıl  çalışmalıdır. Sahaflar  ucuz  kitap  satar  gibi  bir  algı  oluşmuş  olsa  da,  sahaflar  aslında  az  sayıda  bulunan  değerli  kitapları  satarlar. Sahaflar  kitap  antikacılarıdır.
İlk  sahaflık 14.yy' da  Bursa’da  başlamıştır. İlk  bilinen  sahafta  Mahmud  Şeyhi’dir. Osmanlı  Dönemin  de  sahaflara  Esnaf-ı  sahafan  denilirdi. Günümüzde  de  sahaflar devam  etmektedir. İstanbul  da  bulunan  sahaflar  çarşısı,  Kapalı  Çarşı  ve  Beyazıt  Camii  arasında  bulunur. Beyoğlu  ve  Kadıköy’de  de  en  iyi  sahaflardan  bazıları  yer alır. İyi  sahaflardan  bazıları;  SAHAF  DİL-TARİH,  SAHAF  TURKUAZ,  LİBRAİRİE  DE  PERA, MÜTEFFERİKA,  PERA ASLIHAN,  SİMURG,  SANAT  KİTABEVİ,  DİLMEN KİTABEVİ,  ENDERUN KİTABEVİ,  BAHTİYAR, BARIŞ  KİTABEVİ, SAHAF  LAMELİF, DAĞARCIK  SAHAF’tır. Bu  sahafların  her  birinin  kendine  ait  özellikleri  vardır. Ayrıca  iyi  sahafı, kitaba  en  çok parayı  veren  değil  en  iyi  değerini  verene  satarlar  diye  tanımlarlar.
 Beyoğlu’nda  2006  da  Sahaflar  Festivali  başlamıştır. 2011  de  yapılan  Sahaflar Festivali’ne  diğer  yıllara  göre  basın  daha  çok  yer  vermiştir. Festival  de  72  kolleksiyoncu  yer  almıştır.

Dünden  Bugüne  Sahaflık.


Cağaloğlu’ndan  Fatih’e  kadar  uzanan ,tarihsel  kültür  sitesinin  bir  geçit  yeri  olan bu  çarşının  esnafı  çok  önceleri  Kapalı  Çarşı’daki  sahaflar  sokağındaydı. İlk  kitapçılar  Kapalı  Çarşının  inşaatının  bitim  tarihi  olan  1460’ ta  bu  sokağa  yerleşti. Şimdi halıcıların  bulunduğu  bu  sokakta  o  zaman  50  sahaf  dükkanı  bulunur,300 kişi  çalışırdı. 1894’ deki  büyük  İstanbul  depreminde  Kapalı  Çarşı  büyük  bir  hasar  görür. Sahaflar sokağı da  depremden  nasibini  alınca  kitapçılar  birer  birer  çarşıdan  ayrılmaya  başlar. Şimdiki  çarşıda  o  zamanlar  fesçiler  bulunurmuş. Fesçiler  buradan  ayrılmaya  başlayınca mühürcüler  yerleşmeye  başlar. Bunların  yanına  ise  kitapçılar  taşınır. Kısa  bir  zaman  sonra  çarşı  kitapçıların  eline  geçer. Bu  durum  1950’ deki  büyük  yangına  kadar  devam  eder. Yangından  sonra  çarşının  canlanması  için  dönemin  İstanbul  Belediye  Başkanı  Fahrettin  Kerim  Gökay ,çarşıyı  kamulaştırarak  bir  proje  yaptırıp  çalışmaları başlatır. Çarşı  bir  buçuk  yıl  gibi  kısa  bir  sürede  açılır. Çarşının  niteliği  1977’ den  itibaren  değişmeye  başlar. O  tarihte  Beyazıd meydanı işportacıların istilasına uğramaya başlayınca ,belediye  meydana  yığılan  kitap  ve  kırtasiyecilere  geçici  olmak  kaydiyle sahaflar  çarşısında  yer  göstermiş. Geçici  kırtasiyeler  belediyeninde  göz  yummasıyla zaman içinde  sergilerinin  üstünü  kapatıp  birer  dükkana  dönüştürür.Sahafların  bir  bölümü  bu acımasız  işportacı  istilasından  sonra  ya  işi  bırakmış  yada  başka  yere  taşınmayı  tercih etmiş.
Geçmişe  dönüp  bakıldığında  bu  tarihi  süreç  insanın  canını  acıtıyor. Devrin  değişmesi, teknolojinin  ilerlemesiyle  ansiklopedi  ve  kitapların  internette  arşivlendirilmesi  veya CD’ye basılması, televizyonun  çıkması  ile  okuma  alışkanlıklarının  zayıflaması. Elimizde  olan herşey  değerini  yitirmektedir. Düşünmek  lazım  en son  ne  zaman  bir  kütüphaneye gidipte bir  kitap  alıp  okudunuz?






Kaynakça
http://www.istanbullife.org/sahaflik-babadan-kalma.htm
http://www.nadirsahaf.com/?&Bid=767621&%2FSahhaf-ve-Sahhaflık

29 Mart 2012 Perşembe

Nişantaşı, İstiklal caddesi ve Diğerleri


Şehrin  en renkli, çekici semti olan nişantaşından başladık yeni favori semtim galataya kadar yol aldık

bu hafta. Nişantaşı için aklımıza bir çok çağrışım gelse de, yeni ve yenilenen her şeyin çağrışımı ona en

yakışanı. Ne zaman ''Vali konağı'' caddesinden içeriye kıvrılsam yepyeni bir görüntü ile karşılaşıyorum.

Sokaklarda sürekli bir yılbaşı havası sizi daha hareketli ve motive eden davranışlara yönlendiriyor.

Özellikle alışveriş bağımlıları için en doğru nokta. Aradığınız tüm markaları yurtiçi ve yurt dışı olsun

hepsini bulabilirseniz.  Nişantaşı her daim büyüyen, gelişen ve değişen bir semt olarak bana modayı

da çağrıştırıyor. Renkli, çekici ve parıldayan bir semtti semt yapandır moda.


İstanbul'da modanın kalbi, başı, çıkış noktası hatta dibi nişantaşıdır. Cadde kenarlarına sıra sıra dizili

tasarımcı showroomları, mağazaları ve butik dükkanları, arka sokakları kumaş fabrikaları ve modayı

en yakından takip eden sosyetenin ünlü simalarının oturduğu gezdiği alışveriş yaptığı bir moda

semtidir nişantaşı.

Nişantaşı ve Akaretler ikilisinden oluşan,  tanınmış büyük markaları bir araya getiren, "yüksek

kültür"e yönelik  bir moda anlayışı oluşturuluyor. Nişantaşı  geçmişten beri modacıların butikleri ve

gösterişli Abdi İpekçi Caddesi'yle İstanbul'da moda dendiğinde ilk akla gelen merkezlerden biriydi.

Akaretler'in restore edilmesi ve buranın lüks markalarla çevrilmesi sonrasında, Citys'in ve hemen

yanına İstanbul Moda Akademisi'nin Nişantaşı'nın tam göbeğine konumlanması bölgenin moda

açısından ileride tasarım merkezi olacağı belli gibiydi. Şişli Belediyesi'nin  Abdi ipekçi caddesinde

devam eden yeniliklerine geçen yılbaşında  kırmızı halıyla kaplayarak büyük beğeni topladı ve bir çok

ziyaretçi aldı.  Nişantaşı birkaç yıldır sayıları sürekli artan Louis Vuitton'dan Prada'ya en büyük

markaların olduğu bir marka cenneti haline geldi.

Nişantaşı gibi daha da eskiye uzanan ve isminin Pera olduğu dönemde bir moda merkezi sayılan

İstiklal Caddesi de  burjuva kültürüyle tekrardan değişim rüzgarları esiyor. İstiklal Caddesi öncelikle

Fransız Sokağı'yla  yenilenme havasını solumaya başladı daha sonra Fransız Sokağı   yerini Asmalı

Mescit devretti (ve Fransız Sokağı unutulmaya yüz tuttu), Asmalı Mescit trend, popüler, kalabalık

dolayısıyla Şişhane'ye kaymalar başladı yol üstünde Galata'nın sır dolu  arka sokakları değer kazandı.


Galata (ve İstiklal Caddesi'nin diğer ucundaki Cihangir de), hem özellikle "genç tasarımcı" diye

isimlendirilen modacıların küçük butiklerine ve dünya markalarının bulunabileceği konsept butiklere,

hem de Galata Moda'ya ev sahipliği yapıyor. Burada soluk alanlar, Nişantaşı'na göre  daha küçük

bütçeli, alternatif ve asıl olan  bağımsız modayı benimsiyor Paris'in sol yakasındaki gibi burjuva

bohem kitlesini kendine çekiyor. Galata Moda'nın sokak şenliği havasında çadırlarda yapılması da bu

bohemliği destekliyor.

Tüm  bunları analiz edince  insan geçen sürecin nasıl bir planlamadan geçtiğini merak etmiyor değil!

acaba Şişli Belediyesi ve Beyoğlu Belediyesi  yenilemeler devam ederken fikir alışverişi yapıyor mu?  

Belki rekabetten ya da ? sonuç olarak İstanbul'un moda merkezi haline gelme sürecini hızlandırıyor.


kaynakça


Bir Kuzguncuk Pazar'ı

Her semtin kendine has bir özelliği vardır; kiminin konumu iyidir, kiminin cafeleri iyidir, kimininse mağazaları… Ama her semtte mutlaka bir pazar bulunur. Bu pazarlarda kendi içlerinde kategorilere ayrılırlar. Bazılarında yalnızca gıda ürünleri bulunurken bazılarında da a’dan z’ye her türlü ihtiyaca yönelik ürünler bulmak mümkün.

Bu pazarlardan biri de Çarşamba günleri kurulan, minik ve samimi Kuzguncuk Pazarı’dır. Bu Pazar Kuzguncuk’un minicik bir sokağı olan Bostan Sokak’ta yer alır. Rengarenk eski Rum evlerinin arasına kondurulmuş rengarenk pazarda Rum, Ermeni, Türk, Hıristiyan, Müslüman-çünkü kuzguncuk etnik yapısı yönünden çok zengindir- herkes sohbet ve selamlaşmalar eşliğinde alışverişini yapar. Yalnızca gıda ürünleri ve çocuk oyuncuklarının yer aldığı bu pazar senelerden beri aynı pazarcılardan oluşur.

Her Çarşamba pazarın kurulmasıyla birlikte, ihtiyacı olan olmayan herkes mutlaka pazara uğrar. Bu Pazar yıllardan beri çocukların kovalamacalarına, yaşlı teyzelerin dedikodularına, erkeklerin iş muhabbetlerine, pazarcıların dertlerine şahit olarak bugüne kadar yerini ve mütavaziliğini korumayı başarmıştır.

Pazarcılar semt halkını o kadar benimsemiş ve tanımışlardır ki, tezgaha yaklaşan Sevim Teyze’nin ne alacağını ne kadar alacağını çok iyi bilir, aralarında geçen diyalogsa yerini hal hatır sormaya bırakır.

Pazarda gezinirken Semra Teyze’ye rastlıyoruz, gözlem yaptığımızı anlamış olacakki bize gülümseyerek bakıyor. Hemen yanına gidiyoruz. Selamlaşma, tanışma, hal hatır sorma derken pazarla ilgili hikayesini soruyoruz, anlatmaya başlıyor:

-Biz eşimle 75 senesinde Kuzguncuk’a yerleştik. Eşimin Kuzguncuk’ta ufak bir kırtasiye dükkanı vardı. Çarşamba günleri bir saatliğine dükkanı kapatır birlikte pazara gelirdik. Eşe dosta rastlar, iki lafın belini kırar hem de alışverişimizi yapardık. Emekli olduktan sonra da bu geleneğimizi hiç bırakmadık.

-Amca rahatsız mı, bugün yanınızda yok ? diye soruyoruz.

Bize alyansını göstererek şimdi bedenen yanımda olmasa da ruhen yanımda, 2 sene evvel vefat etti diyor. Üzülüyoruz. O yine de gülümsüyor. Teşekkür edip yanından ayrılıyoruz.

Gezdiğimiz ilk Pazar olan Kuzguncuk Pazar’ında şeker ve samimi bir ortamda bulduk kendimizi. Her hafta gezeceğimiz yeni pazarlarla yeni hikayeler yaşayacağız.

Katık


        Kağıt  toplayıcıları, bir  araya  gelip kurdukları  Geri  Dönüşümcüler  Derneği’nin ardından  seslerini daha  net  duyurabilmek adına  dergi  çıkarıyorlar. 2007  yılı  Şubat ayından  itibaren  çıkarmaya başladıkları dergi  bugün  9.  sayısına  ulaşmış  durumda. “Katık”  ismini  verdikleri  bu  dergide kağıt toplayıcıları  yaşamlarına  dair  tüm gerçeklikleri  paylaşıyorlar.  “Kapitalizmi tarihin  çöplüğüne atmayın,  beş  para etmiyor”  sloganıyla  yayımlanan  derginin tüm  görselleri  ve  yazıları  kağıt toplayıcıları  tarafından  kaleme  alınıyor. 14.02.2011  tarihinde  Milliyet  Gazetesi’nde,  Geri Dönüşüm  İşçileri  Derneği  Başkanı  ve  Katık  Dergisi’nin  Genel  Yayın  Yönetmeni  Ali  Mendillioğlu, çıkardıkları derginin  sponsoru  olmadığını, reklam  almadığını, tamamen  kendi  imkanlarıyla çıkardıklarını vurgularken, buna  rağmen  derginin  beş  bin  tirajı  olduğunu  açıklıyor.
      
      Kağıt  toplayıcılarının  hislerinin, düşüncelerinin  ve  sorunlarının  ele  alındığı  “Katık”  dergisinde güncel  konulara  dair  yazılar  görmekte  mümkün. Temmuz  2009’da  çıkan  Katık’ın  8.  Sayısında atık  kağıt  işçisi  Recep , “Teğet mi  Geçti  Kalpten mi  Geçti”  başlıklı  yazısında  Türkiye’nin gündemine  oturan  Başbakan’ın  “Kriz  bizi  teğet  geçti”  açıklamasına  göndermede  bulunmuştur. Gündeme  dair  düşüncelerini  dergileri  aracılığıyla  açıklama  fırsatı  bulan  kağıt  toplayıcılar, kendilerinin de  bu  ülkede  söz  sahibi  olduklarını  yine  dergileri  aracılığıyla  hatırlatıyorlar. Katık’ın 8. Sayısında  “Bir  Katık  Dağıtımcısının  Deneyimleri  ve  Düşünceleri”  başlıklı  yazısında  Cuma  Yılmaz        derginin  çıkış  amacını  “Yaşadıklarımızı  ve  sorunlarımızı  herkese  karşı  duyurmak  için  bir  yayın çıkarmaya  karar  verdik.  Katık  ile  sesimizi  duyurdukça  insanlar  gerçektende  bizim  görülemeyecek  kadar  küçük  insanlar  olmadığımızın  farkına  vardı.”  Sözleriyle  açıklıyor.
     
      Kağıt  toplayıcılarının  seslerini  daha  net  duyabilmeyi  istiyorsak,  tamamen  kendi imkanlarıyla çıkardıkları  “Katık”  dergisini  alıp,  okuyabiliriz.  Böylece  insanların  kalplerine  ulaşmak  adına çıkardıkları  dergi  amacına  ulaşmış  olur.  Dergiyi  satın  almak için  Beyoğlu  ve  Kadıköy’deki kitapçılara  sorabilir,  internetten  http://www.scribd.com/doc/60854922/Kat%C4%B1k-Geri-Donu%C5%9Fum-%C4%B0%C5%9Fcileri-Gazetesi-Say%C4%B1-9   linki  aracılığıyla  ulaşabiliriz.
    
   Eylül  2008’de  derginin  6.  Sayısında  Nevzat Usta’nın  “Yabancılaşmaya Dair”  köşesinde  yer  alan şiir,  kağıt  toplayıcısının  gözünden  aşkı  nasıl  anlatıyor  görelim.

Gezdiğim  her  yolda
Çıktığım  her  yokuşta
Ve  açtığım  her  poşette  sen  varsın
Sen  pet  kadar  masum
Plastik  kadar  mütevazı
Naylon  kadar  sempatiksin
Sen  alüminyum  kadar  değerli
Bakır  cinsinde  bulunmayansın

Sana  olan  sevgim
Bir  kağıtçının  sokakta
Gördüğü  bir  plastiğe  yaklaşması
Gördüğü  bir  antikayı  alması  gibidir.
Sana  olan  sevgim
Bir  kağıtçının  yokuşlarda
Akıttığı  ter  kadar  kutsaldır.

Not: Bu fotoğraf 17/03/2012 tarihinde saat 14:12’de Mecidiyeköy Semtinde  Serap Bozkurt tarafından çekilmiştir.

Kaynaklar :
  • Özdoğan, M.(2010). Çöp toplayıcıları dernek kurdu, çıkardıkları dergi 5 bin satıyor. Milliyet. (25.03.2012).

  • Recep, (2009). Teğet mi Geçti Kalpten mi Geçti. Katık. (8). Syf. 7.
  • Yılmaz, C. (2009). Bir Katık Dağıtımcısının Deneyimleri ve Düşünceleri. Katık.(8). Syf 20-21.
  • Usta, N. (2008). Yabancılaşmaya Dair. Katık. (6). Syf 26.


Taraftarlık, Semt ve Beşiktaş

İstanbul’un sahilinde bulunan ilçelerinden biridir Beşiktaş. Birçok insanın işe, okula giderken özellikle deniz yolu ulaşımında aktarma yaptığı semttir Beşiktaş. Beşiktaş aslında semtte bulunan tarihi camisi ile veya yine semtte bulunan askeri deniz müzesi ile öne çıkmamıştır. Dolmabahçe’nin bu semtte bulunması da bu semti Beşiktaş Jimnastik Kulübünün isminin önüne geçirememiştir. Beşiktaş denilince birçok kişinin aklına Beşiktaş Jimnastik Kulübünün gelmesi bu olayın bir göstergesidir.

Günümüzde sayıları yok denecek kadar azalan semt takım taraftarlığının Türkiye’de ki son kalesi Beşiktaş’tır. Beşiktaş bir semt takımıdır. Taraftarı geçmişten günümüze Beşiktaş semtinde oturmasa bile Beşiktaş’ı kendi semti olarak görmüş, kendi semti olarak yaşamış ve yaşamaktadır. Birçok Beşiktaş taraftarının ‘’semte gidiyorum’’ deyimi Beşiktaş’a gidiyorum anlamına gelmektedir.

İnönü stadının (eski adı ile Şeref Bey) stadının bu semtte bulunması, Eski yıllarda futbolcula

rın antremanlarını yine bu semtte bulunan Beşiktaş Akatlar Spor tesislerinde yapması Beşiktaş’ı bir bütün olarak bir semt takımı yapmaktadır.

Beşiktaş taraftarının maç öncesinde semtte buluşup, balıkçılarda, barlarda, sokaklarda ve parklarda tezahüratta bulunması, maça giden birçok taraftarın semtte bulunması semt taraftarlığının en güzel örneğidir.

Taraftarların semte verdiği canlılık, semtin taraftarlara göre dizayn edilişi (kartal heykeli bulunması, taraftarların isteklerine göre mekanların, barların, restaurantların açılması) semt takım ve taraftarlığının en güzel örneğidir.

Yine bir maç öncesinde herkesin üstünde siyah-beyaz formalar ve atkılar, yine buluşulan ve gözde yer olan balıkçılarda maç öncesinde dostlarla 1-2 kadeh atıp, konuşmak, tezahüratlar da bulunmak ve maç saatini beklemek… Beşiktaş’ın sahasında oynadığı her maç öncesinde alışıla gelmiş görüntülerdendir.


Maç saatine yakın Beşiktaş-Kabataş arasında ki yolu trafiğe kapamak (semtin sahibi edası ile) yolda stada doğru yürümek, tezahüratlarda bulunmak ve stada girmek.





Sadece burada da bitmiyor Beşiktaş taraftarlarının işi maç esnasında çoşkulu bir şekilde takımlarına destek olmak, takımlarını sonuna kadar desteklemek ve Dünya’da sayılı taraftar grubu arasında ilk sırayı alması Beşiktaş taraftarlığının ayrı bir övünç noktasıdır. Ufak bir semt takımı olarak hayata gözlerini açan Beşiktaş’ın taraftarları, başarıları sayesinde önce ülke genelinde bir takım haline gelmesi ondan sonrasında ise Dünya’da ki yerini alması bir semt takımı ve taraftarlığı bütünleşmesi sonrasında oluşmuştur.

27 Mart 2012 Salı

ATATÜRK ARBEROTUMU VE MİHRABAT KORUSU

Mart ayını arkamızda bırakırken, sıcaklığın da artmasıyla İstanbul'daki piknik alanları kalabalık günlerine dönmeye başladı. Biz de mesire alanlarındaki bu havayı solumak için Atatürk Arbetrorumu'na ve Mihrabat Korusu'na küçük geziler yaptık. Amacımız, yeni mesire alanları keşfetmekti elbette, fakat hem araştırma yapabileceğimiz hem de eglenebilecegimiz çok güzel bir konumuz vardı. Biz de bundan yararlandık ve oradaki insanları , kültürü ve mekanı gözlemlerken manzaranın rahatlatıcı havasından yararlanarak oldukça keyifli dakikalar geçirdik.


İlk olarak Mihrabat Korusu'yla başlayalım. Koru sadece piknik alanından oluşmuyor, Kanlıca'da ikinci köprünün dibindeki mekanda restaurant, Cafe, çocuk oyun alanları, paintball gibi farklı alanlar mevcut. Mihrabat Korusu'na, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından yaptırılarak III. Ahmet'e armağan edilen Mihrabat Kasrı'nın adını verdiği söyleniyor. Yahya Kemal'in gözlerden uzak saatler geçirmek için tercih ettiği koru çeşitli yazar ve şairlere ilham kaynağı olmuş. Manzaraya bir kez baktığınızda, etkilenmemenin imkansız olduğunu rahatlıklab görebiliyorsunuz.
Fatih Sultan Mehmet ve Boğaziçi Köprüsü'nün bir arada görüldüğü eşsiz bir panoromik manzaraya hakim olan koru yeşillikler içindeki cafe ve restoranlarıyla ziyaretçilerinin temiz hava özlemini gideriyor. Cafe, nargile evi, restoran, yürüyüş yolları, özel davet alanları, amfi tiyatro ve sosyal faaliyet alanlarıyla hizmet veren koruda hafta sonu zengin açık büfeli brunch keyfi yapılabiliyor. Açık büfe harika, mekanın büyük olmasının verdigi avantajla kalabalık olsa bile keyifli bir kahvaltı yapabilirsiniz.

Belgrad ormanları İstanbul'daki herkes tarafından bilinen bir mesire yeri. Fakat hemen yanındaki "Atatürk Arboretumu" neredeyse hiç bilinmiyor. Nedeni ise çok basit. İstanbul'un en korunmuş alanı olan bu doğal parkta piknik yapmak yasak ve haftasonu üyeler hariç (onlara da ücretli) giriş yok.Burası içeri girdiğinizde İstanbul'u kesinlikle unutacağınız bir botanik bahçesi. Arboretum, yerli ve yabanci bitki türlerinin bir araya getirildiği ve üzerinde bilimsel çalışmaların yapıldığı canlı bir ağaç müzesi. Buna paralel olarak piknik yakmak, ateş yakmak hatta yemek getirmek bile yasak. Daha çok bitkileri incelemek ve sahip olduğu 3 göleti gezmek amacıyla açılan arbetrorum, bu amaca hizmet etmek için piknik gibi aktiviteleri yasaklamış. Gölette kayıkla dolaşmak ve yılın her mevsiminde bitkileri görmek isterseniz, bu dinlendirici, aynı zamanda eğitici mekanı tercih edebilirsiniz.

26 Mart 2012 Pazartesi

Sokak Sanatı ve Ustalar

Sokak sanatı denildiğinde akla ilk gelen ve binlerce hayranları olan yerli ve yabancı sanatçıların isimlerini ilk yazımızda sıralamıştık ama bunların yanında yurt dışından Banksy ile ülkemizde grafitinin temelini atan Turbo'ya ayrı bir parantez açmak gerekiyor.

Bansky: Wall and Piece

Öncelikle sokak sanatı denildiğinde ilk akla gelen ve kimilerince sokak sanatının ilahı sayılan Banksy'e değinelim ve çalışmalarına bir göz atalım. Gerilla artist olarak anılan ve Bansky takma ismini kullanan sanatçı başta İngiltere olmak üzere aralarında Filistin'inde olduğu pek çok ülkede çeşitli ve çarpıcı sokak çalışmalarına imza atmıştır. Ayrıca hakkında onlarca makale yazılmış, belgesel çekilmiş ve eserleri dünyanın dört bir tarafında uygulanmıştır.

Banksy'nin çalışmaları çok popüler olup bu çalışmalar karşınıza bir kahve kupasının üzerinde yada t-shirt baskısı, çerçevede resim, vücutta dövme vb. olarak çıkabilir. Pek çok genç sanatçıda Banksy'nin çalışmalarını bulundukları yerlerde duvarlara çiziyorlar ve Banksy çalışmalarının izin alınmadan herkes tarafından kullanıma açık olduğunu belirtiyor..

Çalışmaları Londra'nın şehir kültürü listesine girmiş sayılan sanatçı hiç beklenmedik sokak kenarlarına, köşelerine, köprü altlarına çizdiği eserleriyle milyonlarca hayranına ilham kaynağı olmayı hak ediyor. Banksy eserleri kadar yaptığı sansasyonel işlerle de adından her zaman bahsettiriyor ve gazetecilerin köşe bucak aradığı, izini sürdüğü bir isim haline geliyor. 

Dünyanın en değerli müze ve galerine giren ve buralarda dünyanın en iyi sanatçılarının, eski ustaların eserlerinin yanına kendi çalışmalarını gizlice asan, imzasını bırakan sanatçıdır. Hatta New York'un en bilinen müze ve galerinde gizlice astığı bu çalışmalar günler sonra kendisi bir web sayfasında fotoğrafları yayınlayınca fark edilip kaldırılmıştır.

Bansky'nin bir röportajında kimliğini açıklamaması ile ilgili soruya verdiği cevap,
"Popüler olmak veya ortaya çıkmakla hiç ilgilenmedim. Sanırım, önünüzde çirkin suratlarını göstermek için can atan yeterince kendini beğenmiş salak var, ben sadece iyi görünen resimler yapmaya çalışıyorum, kendim iyi görünmeye çalışmıyorum... benim gerçekliğim 15 yaşındaki bir grup çocuk için büyük bir hayal kırıklığı yaratabilir."

Londra'da bir yol kenarında duvara çizdiği resim daha sonra kesilerek alınmış ve yaklaşık 280 bin sterline satılmıştır. 

Banksy'nin bu çalışmaları kapitalizmi eleştiren, savaş karşıtı, çevreci... mesajlar veren eserlerden oluşmaktadır ve "wall and piece" adlı bir kitabı da bulunmaktadır. Banksy'nin çalışmalarını kendi internet sayfası olan http://www.banksy.co.uk adresinden de takip edebilirsiniz.



Turbo: Graffiticilerin abisi

1971 İstanbul doğumlu ve asıl adı Tunç Dindaş olan sanatçı Türkiye'nin ilk ve en tanınan graffiticilerindendir. Break dance hayranı olan ve 1982-83'lü yıllarda aldığı albümlerin kapak fotoğraflarından etkilenen, "Beat Street" filmi ile graffitiyi keşfeden sanatçı bu yıllarda sokaklarda çizmeye başlamıştır. Graffitiye ilk hobi olarak başladığını ama daha sonra kendisi için bir tutkuya dönüştüğünü belirtiyor. 

Türkiye'nin ilk graffiticisi olarak pek çok gence ilham kaynağı olmuş ve çalışmalarıyla ülkemizde sokak sanatı kültürünün tanınmasını sağlamıştır. Bugün sokak sanatı ile ilgilenen pek çok gence ön ayak olmaya ve birebir yardım etmeye devam ediyor.


Uzun bir süre Blue Jean dergisinde hip hop ve graffiti sayfası hazırlamış, sıkı bir rap müzik dinleyicisi ve Türkiye'nin en iyi rap müzik arşivine sahiptir. Sanatçının aynı zamanda "Turkish Graffiti" ve "Street Soul: Graffiti from Turkey" isimli Türkiye'deki .çeşitli graffiti çalışmalardan oluşan derleme kitapları bulunuyor. Graffiti çalışmalarına halen "s2k" adlı grubuyla devam ediyor.




Not: Fotoğraflar sanatçıların kendi sayfaları olan http://www.banksy.co.uk/  ve http://tuncdindas.tumblr.com/archive adreslerinden alınmıştır.


Kaynaklar:
1- Banksy http://www.banksy.co.uk/
2- Banksy http://www.acikradyo.com/default.aspx?_mv=a&aid=10193&cat=9
3- Banksy http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=banksy
4- Banksy http://www.itusozluk.com/goster.php/@1065253
5- Turbo http://tuncdindas.tumblr.com/archive
6- Turbo http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=banksy

Taksiler ve Taksiciler


GÜNÜMÜZ İSTANBUL’UN DA TAKSİCİ ESNAFININ SORUNLARI

Günümüz İstanbul’unun en büyük yolcu taşıma ağının birer parçası aslında bütün şoförler. Bir çoğunun birbirleri ile bağlantıları hiç yok hatta birbirlerini bile hiç görmemiş olabilirler, ama yaptıkları meslek icabı hep birbirlerine destek olmuş ve başlarına gelen her musibette birlikte tepkilerini göstermiş bir esnaf topluluğu onlar.

Şahsen günümüz Türkiye’sinin en büyük problemi bekli de günümüz dünyasının en büyük problemi olan insana saygının kaybolması ile başlıyor şoförlerin dertleri. Yaptıkları mesleğin hor görülmesi de başlıca sıkıntılarından şoförlerin. Aslında sorun aradıktan sonra bulmak kolay ama sorunlar bir yana bu mesleği hala severek, saygı duyarak hatta şevkle yapan şoför vatandaşlarımız var. Ülkemiz insanının onların mesleğine ve onlara saygıyı birçok noktada önemsemediği bu günlerde, neredeyse her gün ayrı bir taksisine bindiğim sütlüce taksi durağının başından geçen bir hadise anlatmayı uygun buldum. Yaklaşık üç senedir bir fiil kullandığım güzergahımın üstünde olan bu duraktaki tüm araçlara binmiş hatta tüm şoförlerle az çok muhabbet etmişimdir. Beni şaşırtan olay ise 2011 yılı başlarında gerçekleşmişti. Eskiden Sütlüce taksi durağının bir prefabrik durağı vardı. Şoförlerin içinde oturup dinlenebildikleri, soğuk kışlarda ısınabildikleri, belki bir çay içip dertleştikleri durakları idi orası. Fakat yaklaşık bir sene önce belediye tarafından alınan bir karar ile durakları yerinden söküldü ve kaldırıldı. Şu anda bir durakları yok ama halen tüm araçları ile birlikte hepsi aynı yerde beklemekte ve duraklarının yerine sadık kalmaktadırlar. Anlamsız bulduğum şey, çevrede ki diğer prefabrik büfe benzeri yapılar dururken neden durak kaldırıldı? Önemli olan nokta ise tüm çevre esnafın, taksici şoför arkadaşlara duyduğu saygı ve onların yanında duruyor olması. Sütlüce taksi durağı esnafı bu kışı atlattı. Önümüzde ki kış ne yaparlar bilinmez. Devletin yetkili mecralarının taksi ve şoför esnafına değer verdikleri şeklinde söylemleri olmasına karşın bu kısa hikaye aslında yerel yönetimlerin taksi duraklarına ve şoför esnafa pek bir değer verdiğini ve öncelikli bir konu olduklarını göstermiyor

TRAFİK VE PARK SORUNU

Taksi şoförlerinin genel olarak trafik yoğunluğundan ve otopark problemlerinden şikayetçi.

Yaptığım gözlemlerde aslında hiçbir taksi durağının kendine ait bir yeri yani çoğu durağın kiralık iş yerleri olduğunu ve neredeyse hiç birinin (devletten yer kiralayan duraklar harici) kendilerine ait otoparkının hatta bekleme alanlarının bile olmadığını fark ettim. Genel olarak taksici şoförlerin İstanbul trafiğinin dışında bir şikayeti olmuyor müşterilerine hatta sadece İstanbul için geçerli belki ama taksi metre fiyatlarının az bulunmasını bile yansıtmıyorlar müşterilerine. Ama kendi aralarına girdiğinizde, aslında trafiğin en stresli ve büyük sorunları olmasına karşın bu işin kaçınılmazı olduğunu ve “gülü seven dikenine katlanır” modeli bunu kabul ettiklerini gördük. Trafik problemine bardağın dolu tarafından bakan şoförler ise mantığı bir noktada yakalamışlar. Bu şoförlerin çoğu kıdemli şoförler aslında çoğu en kötü yirmi senedir şoförlük mesleğini icra ediyorlar ve hepsinin ortak bir özelliği var. O da hepsi birer insan sarrafı. Yedisinden yetmişine her çeşit insanı günlük hayatlarında bir kamu hizmeti vererek gidecekleri yerlere ulaştırmaya çalışan bu insanların güvenlik sorunlarının sonu olmadığının altını çizmek gerekir. Son yıllarda yapılan iyileştirme çalışmaları ile bir noktada bu sorunun önü kesilmiş gibi gözüküyor. Yani şimdilik bu sorun önceliğini kaybetmiş. 2010 sonrası İstanbul’da her sokağı belediyelerin parsellediğini ve kendi çalışanlarını görevlendirdiğini görebiliriz. Bu durum zaten araçlarına park yeri arayan taksi şoförlerini daha da zor duruma sokmuştur. Artık araçlarını duraklarının sokağına park etmek istiyorlarsa belediyeye bir ücret ödemek durumundalar. Yani görüyoruz ki işlek bir sokaktaki taksi durağına mensup bir şoför aracını durağının çevresine park etmek için ya aylık bir ücret ya da günlük bir ücret ödemek zorunda kalıyor. Yine bu noktada yerel yönetimlerin şoförlerin işlerini zorlaştırdıklarını görüyoruz. Yanlış anlaşılma olmasın aslında tabi ki duraklara belirli bir alan verilmektedir. Fakat hiçbir durağın sadece iki ya da üç aracı olmadığı için en önemli sorunların başını çekmektedir park sorunu.Bu arada geçen sene yapılan bir

KORSAN TAKSİ SORUNU

Şüphesiz ki şoför esnafın en büyük dertlerinden biri de Korsan taksiler. İlk olarak korsan taksileri size bir özet geçeyim. Açıkçası eğer gideceğimiz mesafe 50km üstünde ise baya bir tasarruf yapmış olursunuz ama bu birilerine haksız kazanç sağladığınız anlamına gelmekte. Bunun dışında aslında bir taksi şoförü gibi değiller müşterilerin yanında daha rahat davranıyorlar hatta edindiğim bazı bilgilere göre pervasızca araç kullananları bile varmış.

Her tip araç olabiliyorlar ama genelde düşük motorlu ve ortalama araçlardan oluşuyorlar. Aslında gerçekten korsan olmalarına karşın gayet disiplinli ve sistemli olarak çalışıyorlar. Kendi aralarında ve müşterileri ile yaptıkları telefon trafikleri gerçekten enteresan olabiliyor. Son yıllarda korsan taşımacılığın sayısının gerçek taksicilik mesleğinin önüne geçtiğini ve yapılan araştırmalarda İstanbul’da bu sayının 50bini geçtiği vurgulanmaktadır.

Sayısı artan korsan taşımacılar devleti yıllık 100 milyon TL zarara uğratırken aynı zamanda da taksici esnafının gelirine haksız yere ortak oluyor. İstanbul Taksiciler Esnaf Odasının kurduğu korsan ihbar birimi ve İstanbul Emniyetinin yaptığı çalışmalar sonucunda 2010 yılında 13.508 , 2011 yılında ise 17.052 araca el koyulmuştur. Bu rakamlar sorunun ne denli hızla büyüdüğünü ve önüne geçilmez ise taksici olan ve şoförlük mesleğini icra eden kişilerin belki de farklı bir isyanı ile yüz yüze gelebiliriz. Kendi tabirleri ile “alın terlerine yapılan bu saldırı” bu mesleğe ve esnaf topluluğuna bugüne kadar yapılan en büyük haksızlıktır ve verdiği zararların aslında ne denli büyük olduğu zaman içinde daha net anlaşılacaktır.

İstanbul’la Özleşen Hayvanlar

          İstanbul tarihi  binlerce  yıl  önceye  dayanan  tarihi  bir  şehirdir, bu  yüzden turizmin de kalbinin  attığı  önemli  bir  şehirdir. İstanbul'u  turizm  amaçlı  ziyaret  eden  pek  çok  insan  İstanbul'un   daha pek  çok  yönlerini  de  görmektedirler. Şüphesiz  bu  güzel  yönlerinin  içerisinde  en  güzeli  ise  İstanbul  sokaklarını  renklendiren  sokak  hayvanlarıdır.Bu  hayvanları  kimi  zaman  bir  kilisenin  bahçesinde , kimi  zaman  bir  şadırvanın  başında,  bazen  de  bir  caminin  avlusunda  görmek  mümkün. Bütün   bu  bahsettiklerimize  örnek  olarak  yandaki  resim de  Yavuz  Selim  camiisinde  çekilmiştir.




     Bu  hayvanlar  bulundukları  şehirleri  adeta  simgelemektedirler.  Müzelerde,  camiilerde ve  İstanbul'un  önemli  birçok  mekanında  bulunan  bu  hayvanlar  pek  çok  turistin de  fotoğraf  karelerini   süslemektedirler.  Bazı  sokak  hayvanları  hafızalara  o kadar  kazınmıştır  ki  bulundukları  mekanları simgelerler. Mesela  ABD  başkanı  Barrack  Obama'nın Ayasofya' yı  ziyareti  sırasında  başını  okşadığı  ''Şaşı Justinyen''  isimli  Ayasofya'nın  simgesi  olan  kedi  ya  da  başka  bir  örnek  vermek  gerekirse  Sultanahmet  Camii'nin  avlusunda  yaşayan  ve  bu  camiinin  simgesi  haline  gelen  ''Mümin''  isimli  kedi  bizim  için  iyi  birer  örnek  olabilir. Bu  ve  bunun  gibi  pek çok  hayvan  bulundukları  mekana  ve  tarihe  başka bir  boyut  katmaktadırlar. Toplumun  bu  kültürü  barındırması,  İstanbul' un  hayvanlar  konusunda  ne  denli  sıcak  bir  şehir  olduğunu  göstermektedir.


     Bir  hayvan  aktivisti olan  Ferhan  Arpacık'ta  bir  söyleşisinde  dünyanın  en  güzel  ifadeli  kedilerinin  İstanbul'da  olduğunu  da  yine  turistler  sayesinde  farkettiğini  belirtiyor.


Kaynakça:  Ilgaz I. caddenin  patisi.bebekvecocuk.milliyet.com.tr 6 Şubat 2012.
                erişim  tarihi :25/03/2012


Fotoğraf :  Vasfiye  Karaoğlu/ 2010 







25 Mart 2012 Pazar

ARKEOPERA ZIYARETI VE PAGAN DUSUNCE


Bu hafta Galatasaray’daki arkeoloji yayınları dükkanı Arkeo Pera’ya ufak bir ziyaret gerçekleştirdik. Arkeo Pera, İstanbul’daki nadir arkeoloji dükkânlarından biri. Arkeo Pera’da “Arkeoloji ve Sanat” adlı dört ayda bir yayınlanan konsept dergi ve birçok akademik arkeolojik kaynağı bulmak mümkün. Bunun yanı sıra dükkanın alt katında birçok arkaik biblo, efemera ve minyatürler mevcut. Dükkanda Türkçe, İngilizce, Almanca ve Fransızca başlıklar altında toplanan arkeolojik yayınlar, akademisyenlere hitap edecek özel monografilerden, Türkiye'nin tanınmış turistik bölgelerini tanıtan rehber kitaplara kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor.

Arkeo Pera’yı ziyaretimizin asıl amacı Arkeoloji ve Sanat Dergisi'nin külliyatını detaylı bir şekilde gözden geçirmek ve ilgi çekici noktalara rastlamak olsa da dükkanın içinde Rodin ve Afrodit heykellerine ve çeşit çeşit minyatürlere hayran kalarak uzun süre içeriye göz gezdirerek vakit harcadık. Daha sonra Bizans sikkeleri ile ilgili bir İtalyan arkeolog tarafından yazılmış bir kitap dikkatimizi çekti ve daha sonra dükkanda bu sikkelerin taklit dökümlerini görünce şaşkınlığımız iki kat arttı. Arkeoloji ve Sanat dergisini ve Arkeo Pera’nın diğer özelliklerini Türkiye ve arkeoloji adına ele aldığımızda aslında Arkeo Pera’nın yeri Türkiye’nin arkeolojik arka planında çok özel bir yere sahip. Karşılaştırmalı olarak yurtdışında “Antique Shops” veya “Antro Geeks” sloganları eşliğinde bir çok mağazaya ve online alışveriş platformuna rastladık. Bu sitelerden biri olan Wordpress tabanlı Amerikan oluşumu Mummy’s Wrap’te* arkeolog kıyafetlerinden maceracılar için özel tasarlanmış su mataralarına, arkeolog şapkalarından profesyonel pusulalara kadar genişleyen Türkiye’ninkinden daha renkli ve daha pratik amaçlı internet platformlarına rastladık. “Past Horizons**” isimli başka bir arkeoloji platformunda ise küçük ya da büyük çaplı kazılar yapmak isteyen sıradan amatörler için kazı ve keşif malzemeleri dahi satılmakta. Buna karşın, Türkiye’deki Arkeoloji ve Sanat Dergisi’nde dünyanın ve ülkemizin en tanınmış akademisyenleri tarafından yazılmış, Anadolu arkeolojisi ve sanatıyla ilgili makalelere yer veriliyor ve Arkeo Pera bu amaca uygun olarak arkeolojiye gönül veren, ülkesini arkeolojik açıdan tanımak ve bilmek isteyenler için bir mekan görevi görüyor. Bunun yanı sıra Arkeo Pera’da her Perşembe, çeşitli akademisyenlerin ve arkeolojiye ve tarihe gönül vermiş müdavimlerin katılımıyla gerçekleştirilen arkeoloji sohbetleri tüm ziyaretçilere açık olmakla beraber, tarihe yeni bir bakış açısı kazandırmak için birebir.

Geçen hafta Yenikapı kazısı sırasında ortaya çıkarılan Theodosius Limanı’ndaki “urne” adlı kapların ve aynı dönemlerde yine aynı topraklar üzerinde gömülerek saklanan cesetlerin de bulunmasının, farklı iki kültürün M.Ö 1500’lerde İstanbul üzerinde barınabildiğinden bahsetmiştik. Tarihte önemli yer tutan bu kültürel “co-existence” yapısı elverdiğince özendirici bir kültürel göreliliği 21. yüzyıl insanlarına hatırlatıyor gibi. Aslında Pollyannacı bir yorum getirmek gerekirse, belki de İstanbul’a M.Ö zamanlarında bir “pagan” toplum yapısı hakimdi. Burada pagan derken, belirli bir dini kastetmiyor veya çoğumuzun aklına İskandinav tanrılarını getiren bir dogmatik inanışı irdelemiyoruz. Çoğumuzun bildiği aksine pagan; “hayatı yaşayış biçiminde bir ultra rölativizmi” savunan çoğulculuk anlamına gelen bir kavram olarak tanımlanabilir. Yakın dönemlerde pagan’ı ve pagan tavrın sosyal uzama etkilerini en iyi gözlemlemiş isimlerden biri olan Fransız filozof Jean-François Lyotard “Pagan Instructions” bu kavrama ilişkin diyalogunda şöyle diyor (2011); “ Bırakın da biraz kendi yolumda gideyim. Pagus ülke yarattı. Heim ya da home, illa da kültürsüz olmayan yöreler, bucaklar. Orada kendi evinizde değilsinizdir. Orada hakikati keşfetmek beklenmez. Bir bütün değil, çok sayıda kendilikler vardır. Duyumlu ve duygulu tanrılar. Kültler vardır, dinsizlik değil”(Lyotard 2011: s.46). Halil Turhanlı’ya göre (2006) pagan düşünce; “çoğunluğu savunan fikir. Bu fikir adaleti sorguluyor, “adalet nedir, nasıl gerçekleşebilir?”. Bireysel varoluş totalize edici, homojenleştirici olandan nasıl ayrıştırılabilir. İşte bu çözümü bulabilmek için ortaya atılan önerme bir pagan düşünce veya pagan politika ve çoğulculuğu savunan bir fikir olarak karşımıza çıkıyor ”. Bu iki görüş harmanlandığında ortaya modern durumdan çok daha romantik bir dinsel ritüeller bütünü çıkıyor ve arkaik İstanbul’daki urne ve yakılma ritüellerinin Lyotard’ın deyimiyle birer “çok sayıda kendilik” olarak aynı jeografik bölge içerisinde barınabildiğini gözlemliyoruz.

Kısaca, arkaik İstanbul’un yakılma ve ölündüğünde kavanoza konma gibi ritüellerin antik dönemlerin “paganik” bir toplum yapısına gönderme yapması birçok tarihi tartışmanın bugüne mütekabiliyeti sonucunda bir eleştiri malzemesi olarak karşımıza çıkar. Bu düşüncelerin daha farklı bileşenlerde ve toplumsal kanallarda tekrar etmesi ihtimalini her zaman göz önünde bulunduracak ve paganik altyapıların arkeolojinin başka hangi noktalarında devreye gireceğini daha geniş ele almaya çalışacağız.

Kaynaklar

*: http://mummyswrap.com/thearchaeology-gear-store/

**: http://www.pasthorizons.com/shop/

Lyotard, J. F. (2011). Pagan Eğitimler (p. 46). İstanbul: MonoKL Yay.

Cuma Adlı Adamlar. Açık Radyo. April 24, 2006, from http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=14025 [

[Fotoğraf: ArkeoPera Dükkanı Önü Yeni Çarşı Cad. 23/A Galatasaray/Beyoğlu/İST.] Görsel Kaynağı: https://picasaweb.google.com/116915275119826357466/ArkeolojikKazLar#5724010558044609570

VAPURLARDA YAŞANMIŞ HİKAYELER


         İstanbul Boğaz Vapurlarının 160 yıllık bir geçmişi olduğunu göz önünde bulundurursak haliyle vapur seferlerinde pek çok ilginç hikayelerin olduğunu tahmin edebiliriz. Biz de bu hafta vapur hikayelerinden birkaç tanesini paylaşacağız.
            Bunlardan ilki geçmişte Beylerbeyi Vapurudur. Beylerbeyi Vapuru, zamanında “Nezaket” ile anılırmış. Peki nedir bu Beylerbeyi Vapur’unun hikayesi?
“Rivayet olunur ki Çengelköy, Kuzguncuk ve Beylerbeyi istikametine çalışan vapurun sık sık varış yerine gecikmesi üzerine Şirketi Hayriye Müdürü olan Hüseyin Haki Bey vapur kaptanı olan Ömer Efendiyi huzura çağırır ve bu gecikmenin hesabını sorar. Aldığı cevap şu şekildedir:
“Muhterem Müdürüm, malumâliniz Çengelköy’ün zerzevatı,  Kuzguncuk’un haşeratı, Beylerbeyinin teşrifatı derken zamanında varacağımız yere gitmek mümkün olmuyor!
Müdür Hüseyin Haki Bey kızgınlıkla” bu ne demek oluyor” diye sorunca Ömer Kaptan:
“Efendim, Çengelköy’de çok güzel zerzevat yetişir ki semt eşrafı bunu eşe dosta götürmek için vapura taşıyınca kadar hayli zaman geçiyor, Kuzguncuk ise affedersiniz ne kadar toplama insan ki aralarında her türden adam var semte doluştuğu için yerliler onlara “haşerat” diyorlar! Onlar da kavga gürültü etmeden vapura binmiyorlar!
Ancak en büyük mesele Beylerbeyi teşrifatında, zira kadınıyla erkeğiyle o kadar nazik ve kibarlar ki vapura binerlerken herkes birbirlerine “buyurunuz efendim, önden buyurunuz canım efendim diye kenara çekiliyor, lakin karşısındaki “ olmaz efendim bendeniz zatıâlinizin önünden nasıl geçerim, rica ederim siz önden buyurunuz” diye karşılık verirken zaman geçiyor. Bir de arkadan gelen en az elli kişinin de aynı protokolü gerçekleştiğini düşünün efendim, tabii zaman da bu nezaket faslıyla beraber geçip gidiyor.”

                Diğer bir örneğimiz ise, 18:20 Eminönü – Boğaz Hattı Vapuru olan ve yaklaşık bir saat yirmi dakika süren yolculukta, Eminönü’nden kalkan vapur sırasıyla Beşiktaş, Paşabahçe ve son olarak Beykoz’da yolculuğuna son verir. Bahar aylarında bu vapurun kıç kısmında yani pervanelerin hemen üzerinde ayrı bir canlılık olurmuş. Yaz aylarında bu vapurun arka kısmında oturan kişilerin hepsi birbirini tanır ve herkes vapura binerken bir kuracakları çilingir sofrası için bir şey alıp orada hep birlikte gün batımına karşı İstanbul’un o eşsiz manzarası eşliğinde çilingir sofrasının tadını çıkarırlarmış. Yaz mevsimi boyunca süren bu eşsiz keyfe nail olabilmek için o bölümün müdaimleri dışında sadece misafir olanlar oturabilir ve onun bu müdaimlerden başka kimse o masayı kuramazmış. Hatta bu vapurların kaptanlarından bir tanesi Beykoz’da yani son durakta pervane üstü yolcularını indirmeyip, oradan meze ve rakı takviyesi yaparak boğaz gezisine devam ettiği söylentisi de varmış. Söylenti mi yoksa gerçek mi bilinmez ama öyle bir ortamı bırakmak keyfine düşkün biri için çok zordur.
                İstanbul Boğaz Vapurlarının her biri içinde ayrı bir hayat yaşatmakta ve bunun yansıması olarak paylaştığımız ve paylaştıklarımıza benzer birçok yaşanmışlığı içlerinde barındırmaktadırlar. Eskiden 18:20 Eminönü – Boğaz Hattı Vapuruna binecek pervane üstü yolcularının akıllarında çilingir sofrası eşliğinde İstanbul’un akşam sefasını sürmeyi düşünürken, günümüzde vapura binerken sıcacık simit alarak koyu demlenmiş çay ile İstanbul’un şahane boğaz manzarası eşliğinde paha biçilemez bir ziyafeti düşünmektedirler. Ancak bu hikayelerin kesiştiği temel yer hiç değişmemiştir orası hep İstanbul’dur. 

Kaynakça:

Sinan, M. A. Beylerbeyi Vapuru Gecikse Ne Olur? . Erişim: http://www.haber7.com/haber/20120305/Beylerbeyi-Vapuru-gecikse-ne-olur.php Erişim:25.03.12

ŞAİRLERİN GöZüNDEN MARTILAR




Her Tarafı Büyüye Boyanmış Bir İstanbul
Martılar Uçuyor, Kalbimin Denizinde
                                        Mehmet Nedim Bilgiç



Bundan önceki yazımızda, martıların genel özelliklerine ve martılara (kuş türlerine) özel rehabilitasyon merkezinin az olduğu yönünde bilgilendirme yazısı yazmıştık. Bu yazımızda ise internet ve kitap araştırmalarımız sırasında fark ettiğimiz bir konuyu ele almak istedik. Hayatta olan ve olmayan şairlerin, martıları konu alan birçok şiiriyle karşılaştık. Boğaz da vapurlarla birlikte yol alan martılar, İstanbul denilince akla martının gelişi, insanların martılara benzetilmesi ve bunun gibi daha birçok benzetmeyi şairlerin şiirlerinde görmekteyiz. Kimi şair şiirlerinde martılarla mutluluğu yansıtırken, bazı şairler ise martılarla hüznü bağdaştırmıştır.
Sizler için seçtiğimiz şiirleri fon müziği eşliğinde okuyabilirsiniz.    


Sizler için seçtiğimiz şiirleri fon müziği eşliğinde okuyabilirsiniz.   

Fon Müziği için Tıklayın -->  http://fizy.com/#s/3cv5u2



Gün Olur
Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra.
Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;
Çiçekler gürültüyle açar;
Gürültüyle çıkar duman topraktan.

Hele martılar, hele martılar,
Her bir tüyünde ayrı bir telaş!

Gün olur, başıma kadar mavi;
Gün olur, başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi…



                                  Orhan Veli KANIK



Liman

Sıralanmış saksılar vardı
limana bakan
penceremizin önünde
ve çiçekler arasında
ekmek kırıntıları serpen
martı yüzlü
bir anne

Terasta toplanan kadınlar
limandaki beyaz geminin
ışıkları yanınca
dedikodusunu yapmayı unuturlardı
tam o saatlerde sokaktan geçen
yazlık sinemadaki
biletçi kızın

Annesinin dizlerinin dibinden
hiç ayrılmayan
uslu bir çocuk gibidir
limandaki deniz
ama sokağa çıkıp
dalga olmak geçer
yüreğinden…

                    Sunay Akın

İstanbul Destanı

İstanbul deyince aklima marti gelir
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık yarısı kuş
Istanbul deyince aklıma bir masal gelir
Bir varmiş, bir yokmuş

                                         Bedri Rahmi Eyüboğlu





Ağustos Çıkmazı 

Beni koyup koyup gitme, n'olursun 
Durduğun yerde dur 
Kendini martılarla bir tutma 
Senin kanatların yok 
Düşersin yorulursun 
Beni koyup koyup gitme, n'olursun 
  
Bir deniz kıyısında otur 
Gemiler sensiz gitsin bırak 
Herkes gibi yaşasana sen 
İşine gücüne baksana 
Evlenirsin, çocuğun olur 
Beni koyup koyup gitme, n'olursun 


                                          Atilla İlhan 







Martı

Her vapur dumanının ardına
yüreği sıcak
bir insan sanıp takılırken
tüyleri ıslanan bir martı olduğumu
hem azarlayan
hem de sırtıma havlu koyan anneme anlatamam

Kanadım kırılsa da konmam
deniz kıyısındaki
hiçbir caminin minaresine
kubbeye tüneyen martıların
keyiflerince uçmalarını bekleyen imam
ezani geç okuduğu için sürülünce
bir dağ köyüne

Birazcık daha sabredin diyorum
eski bir sokağın kıvrımında
yolun iki ucunu gösteren
trafik aynalarına
hüzün modeli arabalar
kırılmamanız için örgütleniyor
dolmuş duraklarında

Denize düsen bir gazetedeki
ölüm ilanından öğrenirim
mendireğe attığı çakıltısıyla
ürken martıların
alkışa benzeyen kanat seslerini
selamlayan yaslı adamın
unutulan bir tiyatrocu olduğunu

Gece yarısı söndürülünce ışıklarını
kuytu bir iskelede
ne yaptığını görürüm
iki yakası arasında İstanbul’un
koltuklarında gün boyu
kadın kalçalarının izlerini
biriktiren vapurun

Yanından ayrılmam deniz fenerlerinin
fotoğrafına benzemeyen
heykelleridir çünkü
idam sehpasına çıkınca
aşağıda aşılmasını bekleyenlerin
yüreklerindeki sivri kayalıkları
ışığıyla aydınlatan devrimcinin

Uyandırırım çiğliklerimle
kıyısında karni aç yatan çocukları
yiyecek aradığım kent çöplüğünün
ama bir parça olsun
koparmam beyazlığından
bilirim ki Kız Kulesi
doğum günü pastasıdır özgürlüğün!...

                                              Sunay Akın 




Kaynak Fotoğraf 1: 2011, İstanbul, Vasfiye KAROĞLU 
Kaynak Fotoğraf 2: 2011, İstanbul, Vasfiye KAROĞLU 
Kaynak Fotoğraf 3: 2010, Yalova,   Vasfiye KAROĞLU